29.12.2008, radikal, y. türker
2008 yılını hayırlısıyla geride bırakamadık.
Ama kanımca bu memleketin geleceği açısından hayırlı olan da zaten budur.
Dökümünü çıkarmaya oturduğum vahşet zincirinin ne anlamda hayırlara vesile olabileceğini, bilmem anlatabilecek miyim.
Burada kimi stratejik değerlendirmelerin, battıkça, darmadağın oldukça hayırlı bir dönüşüme gebe kalan memleket yorumlarından değil benimkisi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu toplumun kendiyle bunca yoğun yüzleşmek zorunda kaldığı, bütün milli tabuların bir bir çatlak yerlerinden arzı endam eyleyip görünür kılındığı bir yıl yaşanmamıştır.
Ardımızda kalan yıl boyunca toplumca itişip kakıştık. Kendi yordamımızca bu toprakların kutsallarını soymaya-soydurmamaya, çatlakları gürleştirmeye-yamamaya çalıştık.
Kendi yordamımızı da orasından burasından çekiştirdik doğal olarak.
İnkâr üstüne kurulu olan ve bütün gücünü inkârlar toplamından aldığına inanan devlet otoritesi üst üste darbeler yedi. Köşeye sıkıştırıldığını hissettikçe paniğe kapılıp açıklar verdi.
En azından 2008, imge mühendisleri için kabustan hallice bir sürece tanık oldu.
Öncelikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, ezelden beri tehditlerle koruyabildiği dokunulmazlığı büyük yaralar aldı.
Kemalizm’in sopasıyla güçlü, hemen her yıl yapılan ne idüğü belirsiz anketlerde toplumun en güvenilir kurumu çıkan TSK, uzunca zamandır emeklileriyle gündeme geliyor; onların silah üstüne yeminli sahneleri, memleketi ne pahasına olursa olsun kurtarmaya olan azimleri tüyler ürpertiyordu. TSK, onlar hakkında en ufak bir açıklamada bulunmadığı gibi emekli militanlarının eylemlerini konu edenleri de açıkca orduyu yıpratmaya çalışmakla suçladı.
Hatırlarsınız; emeklilerin en eğlenceli kanadı, kimilerince toplumun en aydın kesimi ilan edilen askerlerin bilim adamı olarak da ne acar mucitler olduğunu kanıtlamaya kalkışmıştı. Erke dönergecini unutmak ne mümkün.
Hakkını yememeli, büyük gazete, buluşu mükemmel bir isabetle “Con Ahmet’in devr-i daim makinesi”ne benzetiyordu. Gerçekten de ürün ile ilgili sunumu, şirket danışmanı sıfatıyla emekli Tümgeneral Çetin Uğural yapmıştı. Uğural buluşu, “Başta Türk milleti olmak üzere tüm dünya insanlığına sunulan bir hizmet” olarak değerlendiriyordu. Elektrik üretecinin çalışması için maddenin atalet özelliğinden yararlanıldığını belirtiyor, bu sistemle çalışan makinelerde istenilen yerde, istenilen miktarda elektrik elde edilebileceğini savunuyordu. Uğural’a göre buluş 1992’den itibaren çok gizli olarak yürütülen bilimsel çalışmaların bir sonucuydu, yurtiçi ve dışında patent başvuruları yapılmıştı. Elektrik üretecinde seri üretim aşamasına gelinmişti. 2007 yılında ürünler piyasaya sunulacaktı. Olmadı. Bu yıl da boşuna bekledik. Ama Kemalizm’in tanımı üstüne epeyi düşünme fırsatı bulduk.
Kemalizm, bu memleketin Erke dönergecidir. Ne olduğu belirsiz. Ama isabetinden asla kuşku duymamamız gereken, generaller tarafından desteklenen bir makine. İçine ne emek, ne fikir, ne özgürlük, ne de demokrasi atacaksın. Ama o yine de bu toplumun ayakta kalabilmesi için gereken enerjiyi üretecek. Tanıtımı için milyonlarca dolar harcayacaksın. Elinde tanıtacak hiçbir şey olmayacak.
Ergenekon davası, bütün sarsaklığına rağmen, Kemalizm etiketi altında kitleleri örgütlemeye çalışanların samimiyetinin sorgulanmasına yol açtı. Daha da önemlisi, toplumun masumiyet kisvesi altında üç maymunluk serüvenini sürdürebilmesi güçleşti.
Masumiyet hali iyice müstehcenleşti.
Sözgelimi avukat Zeynep Küçük, iddianamenin açıklanmasından sonra babasının verdiği tepkiyi şöyle özetliyordu: “Kızım nedir bu böyle? Bunları ne zaman, kiminle yapmışım? Duyduklarıma inanamıyorum. Tanımadığım insanlarla aynı örgütün yöneticisi olarak görünüyorum.
Ben, yıllardır devletin koruması altındayım. Sürekli 2 koruma ile dolaşıyorum. Onlardan gizli saklı ne yapabilirim? Yıllarca yasadışı terör örgütleriyle mücadele etmiş birisi olarak adımın PKK ile Hizbullah ile birlikte anılması, onlarla dostluk-ortaklık içinde gösterilmem bana çok ağır geliyor.”
Şimdi bu sözleri okuyup, ‘E, adam haklı valla. Koskoca paşa, nasıl da incinmiş’ diyecek çok insan olduğunu biliyordu Veli Küçük. Bu toplumun masumiyet kisvesine oynuyordu.
Nitekim toplumun biraz mürekkep yalamış bir kesiminde insanı çileden çıkaran bir masumiyet oyununa tanık olduk. Televizyon kanalları Ergenekon davasından hiçbir şey anlamadığından içtenlikle yakınan insanlardan geçilmiyordu.
Veli Küçük’ün adı her zaman her kanlı taşın altından çıkıyordu oysa. Masumların; iddianame karşısında şaşkınlığa kapılma pozu verenlerin bu memlekette onlarca yıldır hiçbir felaket üstüne hiçbir şey okumayıp, olan biteni tanrılarına havale ettikleri anlaşılıyordu.
Orduyla AKP’nin şanlı mutabakatı, demokrasi mücadelesini AKP ekseninden doğru vermeye çalışanları öksüz bıraktı.
Kara Harekâtını takip eden aylarda AKP, Kürt sorunu konusunda hiçbir adım atmaya niyeti olmadığını açıkca ilan etti. Savaş çığırtkanlarıyla barış yandaşlarının kutuplaşması iyice belirginleşti.
Bu arada Alevilerin eşitlik ve özgürlük mücadelesi şimdiye dek yaşanmadığı kadar gündeme geldi. Sünni devlet, bu konuda da köşeye sıkıştı.
6-7 Eylül’ü bu yıl daha derinden andık. Sıvas’da yakılan ruhu, Maraş katliamını, Ermeni kıyımını daha korkusuzca gündemde tuttuk.
Tuzla ve ırkçılığın keşfi
İstanbul Tuzla’daki tersanelerde ardı ardına ölen işçilerle, Sanayi devriminin ilk döneminden bu yana görülmemiş bir işçi kıyımı yaşanırken bu ülkenin değerli sanayicileri; ülkesini hepimizden çok sevdiği iddiasıyla karşımıza dikilen sermaye piyasası yıldızları suspus olmuştu.
Dünyanın herhangi bir yerinde, emeğin böylesine hor görüldüğü, ölenlerin böylesine kolay perdeden siliniverdiği bir olay var mıdır? diye sormaya mecbur bırakıldık.
Tersanelerde ölenler, timsah gözyaşları dökerek birer birer gömüp yerlerine yenilerini yolladığımız şehitlerin yanına yazılıyordu. Oysa şehit değillerdi.
Onlar vahşi kapitalizmin çarklarına kaptırmışlardı canlarını.
Ne Meclis, ne Asker, ne Cami, ne de Cumhuriyet engel olabildi ölümlerine.
Ölüm kütüklerine tefrika oldular.
Tuzla hâlâ kanıyor. Ama bu dayanılmaz vahşete tanıklığımız, emeğin örgütlenip siyasi bir güç olarak hayatımızdaki yerini almasının kaçınılmazlığını en sert haliyle dayatmadı mı? Başbakan’ın kriz yorumundaki ısrarı kirli bir şaka olarak apaçık durmuyor mu karşımızda? Daha geçen gün Taksim’e yürüyen binlerce kişi ellerinde meşalelerle Başbakan’a soruyordu: “İşten çıkarılarılanların sayısı 100 bini aştı. Asgari ücrete 24 YTL artış yapıldı. 1.5 kilo ete denk geliyor. Başbakan’a soruyoruz: Bunlar da mı psikolojik? Eğitim ve sağlık olmak üzere bütçede 3.6 milyar YTL kesintiye gidildi.”
Trabzonspor taraftarlarının Yasin’li, Ogün’lü nümayişleri, batı Anadolu’da Kürt halkın linç girişimleriyle karşılaşması, en vahşi yüzüyle dincilik ve ırkçılık patlamaları, 2008’in yüzünü çizdi.
Irkçılığı Amerika’nın eski günlerinden kalma siyahlara yönelik bir spor zanneden Türkiyeli masum vatandaş, görmezden gelemeyeceği pervasızlıkta ayrımcılık ve nefret suçu çeşitlemesine tanıklık etti.
Son olarak kendine sosyal demokrat denilen bir partinin milletvekili Arıtman, Cumhurbaşkanı’nı Ermeni kanı taşımakla kalmayıp kendi nesebinin siyasetini sürdürmekle ‘suçladı’.
Ne o hanımefendi, varlığıyla nezahat katttığı varsayılan partisinden ihraç edildi, ne Cumhurbaşkanı bu insanlık suçu karşısında örnek bir davranış sergiledi. Cumhurbaşkanı çıkıp 7 nesil soy ağacının dallarını hışırdatarak haşâ safkan Türk ve atalarından Müslüman olduğunu ilan etti. Ne mutlu ona.
Ama artık biliyoruz, değil mi? Soysopçuların salyaları hayatımızı tehdit ediyor. Hep edegelmişti.
Ama artık gizlisi saklısı kalmadı. Masumiyet sığınağımız çoktan havaya uçtu. Görmedik, işitmedik, bilmiyoruz diyemeyiz eski rahatlığımızla.
Kadınların, çocukların, eşcinsellerin, işçi ve emekçilerin, öğrencilerin, Alevilerin, Ermenilerin ve bütün gayrimüslimlerin, yoksulluğun ve yoksunluğun bütün yüzlerinin en çok hırpalandığı bu yıldan artık bir sır kalmadı duygusuyla birleşerek çıkabiliriz.
2009, hapisanelerde, varoşlarda, üniversitelerde, işyerlerinde tutsak bütün insanlarımız için ancak böyle kutlu olacaktır.
ekonomik kriz (for everyone), obama, aşırı ensest ilişkiler ve cinsel istismar haberleri (midemi kaldırdı tüm yıl boyunca),ikiz gebeliklerde aşırı artışı(ailemde bile var artık),gündemden düşmeyen klasik haberleri( başörtüsü,eğitim,işsizlik,intihar),pkk nın yeniden can alması, sehitlerin gün geçtikçe artması,ve (special point)
sonu olumsuzda olsa cesaretimi kullandığım ilk yıl umarım olumluları ile devam eder:)
sadece bir gün fazlaydı ama çok uzundu çok, pippa bacca'nın düşü bu topraklarda arabesk filmi örneği üstelik ölümle biten trajedisiyle son buldu, kendi gerçeklerimize bir kez daha utandık, sıkıldık, kızdık
2008 şiir yıllıkları yayınlandı.
29.12.2008, radikal, y. türker
2008 yılını hayırlısıyla geride bırakamadık.
Ama kanımca bu memleketin geleceği açısından hayırlı olan da zaten budur.
Dökümünü çıkarmaya oturduğum vahşet zincirinin ne anlamda hayırlara vesile olabileceğini, bilmem anlatabilecek miyim.
Burada kimi stratejik değerlendirmelerin, battıkça, darmadağın oldukça hayırlı bir dönüşüme gebe kalan memleket yorumlarından değil benimkisi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bu toplumun kendiyle bunca yoğun yüzleşmek zorunda kaldığı, bütün milli tabuların bir bir çatlak yerlerinden arzı endam eyleyip görünür kılındığı bir yıl yaşanmamıştır.
Ardımızda kalan yıl boyunca toplumca itişip kakıştık. Kendi yordamımızca bu toprakların kutsallarını soymaya-soydurmamaya, çatlakları gürleştirmeye-yamamaya çalıştık.
Kendi yordamımızı da orasından burasından çekiştirdik doğal olarak.
İnkâr üstüne kurulu olan ve bütün gücünü inkârlar toplamından aldığına inanan devlet otoritesi üst üste darbeler yedi. Köşeye sıkıştırıldığını hissettikçe paniğe kapılıp açıklar verdi.
En azından 2008, imge mühendisleri için kabustan hallice bir sürece tanık oldu.
Öncelikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, ezelden beri tehditlerle koruyabildiği dokunulmazlığı büyük yaralar aldı.
Kemalizm’in sopasıyla güçlü, hemen her yıl yapılan ne idüğü belirsiz anketlerde toplumun en güvenilir kurumu çıkan TSK, uzunca zamandır emeklileriyle gündeme geliyor; onların silah üstüne yeminli sahneleri, memleketi ne pahasına olursa olsun kurtarmaya olan azimleri tüyler ürpertiyordu. TSK, onlar hakkında en ufak bir açıklamada bulunmadığı gibi emekli militanlarının eylemlerini konu edenleri de açıkca orduyu yıpratmaya çalışmakla suçladı.
Hatırlarsınız; emeklilerin en eğlenceli kanadı, kimilerince toplumun en aydın kesimi ilan edilen askerlerin bilim adamı olarak da ne acar mucitler olduğunu kanıtlamaya kalkışmıştı. Erke dönergecini unutmak ne mümkün.
Hakkını yememeli, büyük gazete, buluşu mükemmel bir isabetle “Con Ahmet’in devr-i daim makinesi”ne benzetiyordu. Gerçekten de ürün ile ilgili sunumu, şirket danışmanı sıfatıyla emekli Tümgeneral Çetin Uğural yapmıştı. Uğural buluşu, “Başta Türk milleti olmak üzere tüm dünya insanlığına sunulan bir hizmet” olarak değerlendiriyordu. Elektrik üretecinin çalışması için maddenin atalet özelliğinden yararlanıldığını belirtiyor, bu sistemle çalışan makinelerde istenilen yerde, istenilen miktarda elektrik elde edilebileceğini savunuyordu. Uğural’a göre buluş 1992’den itibaren çok gizli olarak yürütülen bilimsel çalışmaların bir sonucuydu, yurtiçi ve dışında patent başvuruları yapılmıştı. Elektrik üretecinde seri üretim aşamasına gelinmişti. 2007 yılında ürünler piyasaya sunulacaktı. Olmadı. Bu yıl da boşuna bekledik. Ama Kemalizm’in tanımı üstüne epeyi düşünme fırsatı bulduk.
Kemalizm, bu memleketin Erke dönergecidir. Ne olduğu belirsiz. Ama isabetinden asla kuşku duymamamız gereken, generaller tarafından desteklenen bir makine. İçine ne emek, ne fikir, ne özgürlük, ne de demokrasi atacaksın. Ama o yine de bu toplumun ayakta kalabilmesi için gereken enerjiyi üretecek. Tanıtımı için milyonlarca dolar harcayacaksın. Elinde tanıtacak hiçbir şey olmayacak.
Ergenekon davası, bütün sarsaklığına rağmen, Kemalizm etiketi altında kitleleri örgütlemeye çalışanların samimiyetinin sorgulanmasına yol açtı. Daha da önemlisi, toplumun masumiyet kisvesi altında üç maymunluk serüvenini sürdürebilmesi güçleşti.
Masumiyet hali iyice müstehcenleşti.
Sözgelimi avukat Zeynep Küçük, iddianamenin açıklanmasından sonra babasının verdiği tepkiyi şöyle özetliyordu: “Kızım nedir bu böyle? Bunları ne zaman, kiminle yapmışım? Duyduklarıma inanamıyorum. Tanımadığım insanlarla aynı örgütün yöneticisi olarak görünüyorum.
Ben, yıllardır devletin koruması altındayım. Sürekli 2 koruma ile dolaşıyorum. Onlardan gizli saklı ne yapabilirim? Yıllarca yasadışı terör örgütleriyle mücadele etmiş birisi olarak adımın PKK ile Hizbullah ile birlikte anılması, onlarla dostluk-ortaklık içinde gösterilmem bana çok ağır geliyor.”
Şimdi bu sözleri okuyup, ‘E, adam haklı valla. Koskoca paşa, nasıl da incinmiş’ diyecek çok insan olduğunu biliyordu Veli Küçük. Bu toplumun masumiyet kisvesine oynuyordu.
Nitekim toplumun biraz mürekkep yalamış bir kesiminde insanı çileden çıkaran bir masumiyet oyununa tanık olduk. Televizyon kanalları Ergenekon davasından hiçbir şey anlamadığından içtenlikle yakınan insanlardan geçilmiyordu.
Veli Küçük’ün adı her zaman her kanlı taşın altından çıkıyordu oysa. Masumların; iddianame karşısında şaşkınlığa kapılma pozu verenlerin bu memlekette onlarca yıldır hiçbir felaket üstüne hiçbir şey okumayıp, olan biteni tanrılarına havale ettikleri anlaşılıyordu.
Orduyla AKP’nin şanlı mutabakatı, demokrasi mücadelesini AKP ekseninden doğru vermeye çalışanları öksüz bıraktı.
Kara Harekâtını takip eden aylarda AKP, Kürt sorunu konusunda hiçbir adım atmaya niyeti olmadığını açıkca ilan etti. Savaş çığırtkanlarıyla barış yandaşlarının kutuplaşması iyice belirginleşti.
Bu arada Alevilerin eşitlik ve özgürlük mücadelesi şimdiye dek yaşanmadığı kadar gündeme geldi. Sünni devlet, bu konuda da köşeye sıkıştı.
6-7 Eylül’ü bu yıl daha derinden andık. Sıvas’da yakılan ruhu, Maraş katliamını, Ermeni kıyımını daha korkusuzca gündemde tuttuk.
Tuzla ve ırkçılığın keşfi
İstanbul Tuzla’daki tersanelerde ardı ardına ölen işçilerle, Sanayi devriminin ilk döneminden bu yana görülmemiş bir işçi kıyımı yaşanırken bu ülkenin değerli sanayicileri; ülkesini hepimizden çok sevdiği iddiasıyla karşımıza dikilen sermaye piyasası yıldızları suspus olmuştu.
Dünyanın herhangi bir yerinde, emeğin böylesine hor görüldüğü, ölenlerin böylesine kolay perdeden siliniverdiği bir olay var mıdır? diye sormaya mecbur bırakıldık.
Tersanelerde ölenler, timsah gözyaşları dökerek birer birer gömüp yerlerine yenilerini yolladığımız şehitlerin yanına yazılıyordu. Oysa şehit değillerdi.
Onlar vahşi kapitalizmin çarklarına kaptırmışlardı canlarını.
Ne Meclis, ne Asker, ne Cami, ne de Cumhuriyet engel olabildi ölümlerine.
Ölüm kütüklerine tefrika oldular.
Tuzla hâlâ kanıyor. Ama bu dayanılmaz vahşete tanıklığımız, emeğin örgütlenip siyasi bir güç olarak hayatımızdaki yerini almasının kaçınılmazlığını en sert haliyle dayatmadı mı? Başbakan’ın kriz yorumundaki ısrarı kirli bir şaka olarak apaçık durmuyor mu karşımızda? Daha geçen gün Taksim’e yürüyen binlerce kişi ellerinde meşalelerle Başbakan’a soruyordu: “İşten çıkarılarılanların sayısı 100 bini aştı. Asgari ücrete 24 YTL artış yapıldı. 1.5 kilo ete denk geliyor. Başbakan’a soruyoruz: Bunlar da mı psikolojik? Eğitim ve sağlık olmak üzere bütçede 3.6 milyar YTL kesintiye gidildi.”
Trabzonspor taraftarlarının Yasin’li, Ogün’lü nümayişleri, batı Anadolu’da Kürt halkın linç girişimleriyle karşılaşması, en vahşi yüzüyle dincilik ve ırkçılık patlamaları, 2008’in yüzünü çizdi.
Irkçılığı Amerika’nın eski günlerinden kalma siyahlara yönelik bir spor zanneden Türkiyeli masum vatandaş, görmezden gelemeyeceği pervasızlıkta ayrımcılık ve nefret suçu çeşitlemesine tanıklık etti.
Son olarak kendine sosyal demokrat denilen bir partinin milletvekili Arıtman, Cumhurbaşkanı’nı Ermeni kanı taşımakla kalmayıp kendi nesebinin siyasetini sürdürmekle ‘suçladı’.
Ne o hanımefendi, varlığıyla nezahat katttığı varsayılan partisinden ihraç edildi, ne Cumhurbaşkanı bu insanlık suçu karşısında örnek bir davranış sergiledi. Cumhurbaşkanı çıkıp 7 nesil soy ağacının dallarını hışırdatarak haşâ safkan Türk ve atalarından Müslüman olduğunu ilan etti. Ne mutlu ona.
Ama artık biliyoruz, değil mi? Soysopçuların salyaları hayatımızı tehdit ediyor. Hep edegelmişti.
Ama artık gizlisi saklısı kalmadı. Masumiyet sığınağımız çoktan havaya uçtu. Görmedik, işitmedik, bilmiyoruz diyemeyiz eski rahatlığımızla.
Kadınların, çocukların, eşcinsellerin, işçi ve emekçilerin, öğrencilerin, Alevilerin, Ermenilerin ve bütün gayrimüslimlerin, yoksulluğun ve yoksunluğun bütün yüzlerinin en çok hırpalandığı bu yıldan artık bir sır kalmadı duygusuyla birleşerek çıkabiliriz.
2009, hapisanelerde, varoşlarda, üniversitelerde, işyerlerinde tutsak bütün insanlarımız için ancak böyle kutlu olacaktır.
bir kişinin bile aklına olumlu bir şey gelmiyor mu? hiç mi iyi bir şey olmadı ki koca senede?
yanlıştı..umut etmekten uzaklaştırdı.acımasızdı..bitsin bana kalırsa.
ekonomik kriz (for everyone), obama, aşırı ensest ilişkiler ve cinsel istismar haberleri (midemi kaldırdı tüm yıl boyunca),ikiz gebeliklerde aşırı artışı(ailemde bile var artık),gündemden düşmeyen klasik haberleri( başörtüsü,eğitim,işsizlik,intihar),pkk nın yeniden can alması, sehitlerin gün geçtikçe artması,ve (special point)
sonu olumsuzda olsa cesaretimi kullandığım ilk yıl umarım olumluları ile devam eder:)
ben bi bok anlamadım,sanki geldi geçti,
(derinden bir iç geçiriş)...
bir sene daha ...
yüzümde bir kırışıklık oluştu ay.
sadece bir gün fazlaydı ama çok uzundu çok, pippa bacca'nın düşü bu topraklarda arabesk filmi örneği üstelik ölümle biten trajedisiyle son buldu, kendi gerçeklerimize bir kez daha utandık, sıkıldık, kızdık
2009'dan da umudumun kesilmesine neden oldu.