şimdi görüntülenenler

80 siiri



yitik şiir

7 entry -

superman kullanıcısının resmi
 #

hepiniz öleceksiniz yavrum. biri şiir filan mı dedi?

 
teta kullanıcısının resmi
 #

90 siirine göre iyi olmasa bile şair açısından çok daha kendinden söz ettirmiştir. doksan şiiri erken doğmuştur.
erken ölecektir.
ya 2000 siiri
biri iki bin mi dedi. yok oyle bir sey.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

18/1/2007 - ' 80 ŞİİRİ TARTIŞMALARI VE NESNELLİK

GÜNAY GÜNER

Türk şiirini irdelerken dönemlere ayırmak, kategoriler oluşturmak, bir anlamda soyutlama yapmak olumlu ve olumsuz yanları olan bir yaklaşımdır. Soyutlamaya bilimde sıklıkla başvurulur. Anlamayı, kavramayı kolaylaştırır. Bütün olumsuz yargılara karşın vazgeçilemeyişinin nedeni budur. Önemli olan eğilimleri belirlemesidir. Ancak soyutlama ayrıntıları gizler. Gözden kaçırır. Bakışları tekilleşmeye götürür. Gene bilimde bir yere değin kullanılması, abartmaktan kaçınılması bu yüzdendir. Çünkü çoğu zaman gerçek ayrıntılardadır. Türk şiiri de birçok incelemede dönemler adlandırılmak, yer yer toplumsal sarsıntılarla ilişkilendirilmek yoluyla açıklanmaktadır. Ölçülü yapılması durumunda bundan zarar da gelmemektedir.(Canberk, 2005:158)

Son yirmi beş yıldır yaşadığımız toplumsal süreç (ki tam bir travmadır), her şey bir yana, entelektüellerin bilimsel, felsefesel dizgeyle düşünme, düşün yürütme yeteneklerini de yok etti. O çok eleştirilen ‘70’lerde, söz konusu eksiklikle ortaya atılabilecek savlar yetersizlikten dolayı dikkate bile alınmazdı. Günümüzde ise her şey, her şeyle yan yana olabiliyor. Bilinçli çözümlemenin, bir olguyu her tür ilişkileri içinde ve sınırlı soyutlamaya giderek algılamaya çalışma yönteminin, konu şiir olunca neden terk edilme gereksinimi duyulduğunu anlamak gerçekten güçtür. Sözgelimi şiir/şair neden toplumsal olaylardan bağımsız olsun? Şairler şiir adlı bir tarikatın üyesi midirler? Şairler manastırlarda mı yaşarlar? Şiir bir yana, toplum bir yana gidiyor öyle mi? Dedim ya, felsefesel bakış adına kırıntı bile yok! Ayrıca bilimsel anlayışta karşıt dayanaklar (argüman) bir bir sıralanır. Savlardan biri savunulurken de kaynaklar verilir. Tutarlılık (en azından iç tutarlılık) önemsenir. Ama nerede? Geçerli olan, ben yaptım oldu, ben yazdım oldu… Bu durum ise sav sahibini nesnellikten uzaklaştırır, katı, kesin yargılara sürükler. Hoşgörüsüzleştirir. Oysa tartışma konumuz özelinde, hiçbir dönemin kesin reddi ya da kesin benimsenmesi, sahiplenilmesi gerekmez. Bireyin çeşitli ayrıntıları olumlu bulma ya da bulmama hakkı olamaz mı?

Bu bağlamda ’80 şiirine gelirsek; bu anlayışın bireyci, toplumsal duyarlılığı tasfiyeci, kamusal olanın daha baştan şiirsel etkinliğinin olamayacağını savladığı, bireyi de kimlikler/ haklar kapsamında atomize edici olduğu açıktır. Karşıda olduğu varsayılan toplumculuk kaynaklı şiir ise şairi halkından ve dünyadan (insanlığın durumlarından) sorumlu sayar. Şairi sıradan bir iş sahibi değil, görev (misyon) insanı olarak görür. (Bu kadarıyla olsun, kısa bir yazı ölçeğinde dayanakları karşı karşıya koymuş olduk sanırım).

Politik iktidarla, toplumcu şiirin karıştırılmasını Necmiye Alpay, masalsı bir söyleyişle anlatıyor, açıklıyor: “Şiir Partisi’nin bir kısım mensubu ise ‘politika şiirin önüne geçtiydi, sonra şiir kendini kurtardı’ gibi, öteki uçtan değerlendirmeler yapmaktan kendini alamazmış. Şiir politik izlekli, politik ağırlıklı olmakla ne şiir olmaktan çıkar, ne de şiirliğini güvenceye alabilir. (…)Oysa ülkede ve dünyada, herkesin en az birkaç şiirini sevdiği en kocaman şairlerin şiirleri politik ağırlıklı olmakla şiirin şiir olmaktan çıkmadığının kanıtını, bir batman politika içeren şiirler yazdığı halde hızla popşaire dönüşenler de politik ağırlığın kendiliğinden şiir getirmediğinin kanıtını verip dururmuş.”(Alpay, 2006) Bu denli basit ve anlaşılır bir gerçeği ısrarla yadsımak adına, kimi yazarlar, örneğin Baki Ayhan T. “toplumcu şiir kötüdür” savını yineliyor.(Ayhan T., 2006:10)

Bu başat gerçeği bile bu yirmi beş yıllık dönemin başlarında savunmak bir yana, belirtmek bile neredeyse olanaksızdı. Dönemler karşılaştırılırken bir şey daha gözden kaçırılıyor. O da Eray Canberk’in dikkat çektiği şu ayrıntıdır: “Öte yandan 1980’lerin şiiri ‘ara yönetim’den 1960 ve 1971 ‘ara yönetim’leri ve sonrasındaki şiir kadar temelde etkilenmedi. (…)İster bilinçli, ister kendiliğinden olsun 1980’lerin şiirinde böyle bir olgu yaşandı.(Canberk, 2005:158) Orhan Kahyaoğlu da birçok doğru belirlemeye ek olarak “Darbeci zihniyetle şiirin kendi problematiği içinde bir hesaplaşmaya neredeyse hiç girilmedi. Birkaç istisna şair dışında”.diye yazmaktadır. (Kahyaoğlu, 2006:22) Bu olgunun, önceki dönemlerden ayrılan başlıca nedeni, Sovyet bloğunun ‘80’lerde başlayan çöküş süreciyle birlikte, toplumcu değerlerin ve ona bağlı estetik ve ahlaksal değerlerin de çözüldüğüne ilişkin olarak geçici de olsa, düşülen yanılsamadır. Bu dönemle birlikte tek kutuplu hegemonya sürecinin (stratejik, ekonomik, kültürel, politik) her boyutta başlamasıdır. İlginçtir, aynı dönemde Thatcher-Reagan ikilisinin üçüncü dünyaya, “seçeneksiz doğru” olarak enjekte ettikleri ideolojide de, yanlışlığı gene sonraki yıllarda anlaşılacak olan, bilimdışı benzer bir safsata vardı: “Kamu girişimciliği verimsizdir, etkinlikten uzaktır, tasfiye edilmelidir; özel girişimcilik verimlidir, etkindir”. Ne kadar da benzer yaklaşımlar değil mi? Aynı merkezlerin özelde kültürel alandaki yönlendirme, belirleme tertiplerini James Petras’ın çalışmaları çok iyi anlatır.

Küreselleşmenin etkilerinin şiirimizi soktuğu kaygı verici konum için Ataol Behramoğlu şöyle yazıyor: “Kendi payıma, gençlik yıllarımın dergilerini, ‘Varlık’ı, ‘Yelken’i, ‘Dost’u, ‘Yeditepe’yi, ‘Yeni Dergi’yi, o yılların şiirini özlüyorum…(…)

Bugün geldiğimiz noktada ‘bireyselliğini mutlak bir değer olarak sunmaya çabalayan bir şair tipi’ne bile saygı duymaya hazırım… Yeter ki bir yetenek kıpırtısı, bir dil zevki, az çok özümsenmiş bir şiir bilgisi, hakiki bir yaşam ışıltısı görebileyim…

Şiir hiçbir zaman bu kadar yozlaşmamış, bu kadar ayağa düşmemiş, toplumdan da en yalın anlamıyla insandan da bu kadar kopmamış, bu kadar soyutlanmamış, bu kadar şiir dışı bir şey durumuna gelmemiştir. Çünkü insan belki hiçbir zaman bu kadar bozulmamış, anlamını ve değerini yitirmemişti.”(Behramoğlu, 2006)

Yakın dönem Türk şiirinin önemli bir adına bunları yazdıran kuruntu olabilir mi? Postmodernizmde boncuk arayanlara özenle sunulur: kapitalizmce, pazar ilişkilerince belirlenen insanlığın kültürü de bu kadar olur. Adorno olsun, Benjamin olsun kitaplar dolusu çözümlemeyi boşuna yapmadılar. Balkanizasyon operasyonlarına uğratılmış, atomize edilmiş bir kültür/şiir… Gericileşmenin görevlisi kılınmış bir şiir… Değerli eleştirmen/şair Ahmet Oktay, bir yönüyle şöyle değerlendiriyor günümüz şiirini: “Benim saptadığım bir başka olgu şu; Son bir iki yıldız, çok kişisel bir şiir yazılıyor. Şiirin ortak kamusal bir muhatabı yokmuş sayılıyor. Bu aşırı bireyselleşme ve kişiselleşme, eğretilemenin (metaphor) sınırlarını alabildiğine genişletti, deyim yerinde görünürse, sınırsızlaştı. Hiçbir anlamsal içerimi bulunmayan söz dizimleri eğretileme sayılabiliyor artık. Aynı saptama imge düzeyinde yapılabilir. Şairlerimiz imgeci ve düşlemsel (fantazya) düzeyinde alabildiğine özgür sayıyorlar kendilerini. Ama bütün narkotikler gibi aşırı dozda imgesellik ve düşlemsellik de hastalığa ya da ölüme yol açabilir. Toplumsal ve anlamsal matriksten kopuş, küreselleşme süreciyle bağlantılı olarak, teknolojik şiirsel eğilimleri de besliyor.” (Mortaka, S.4, Edebiyat Yıllığı 2006: 334)

Şiirde toplumsal duyarlılığı dışlamak bir yana, 12 Eylül darbesinden sonra kitap okuduklarını, böylece yararlandıklarını imleyenlere, yazanlara ne demeli? Yalnız kültürü değil, toplumdaki her olumlu kazanımı yok eden, bastığı yerde ot bitmeyen bir faşist gücün yarattığı; binlerce cana, dökülen kana mal olmuş sarsıntıdan şiir adına medet uman bir şair tipi nasıl olabilir? Böyle bir “şair”i de ancak ’80 ideolojisi yaratabilir. İşte Osman Hakan A.’nın sözleri: “80 şiirinin, bu askeri dönemle birlikte yazılmaya başlanması, bu dönem şiirinin bir şanssızlığı olsa gerek. (Buraya dikkat GG) Darbeyle birlikte, yaşanan yoğun ‘depolitizasyon’ çabaları nedeniyle, şairlerin, şiire daha çok zaman ayırdığı da bir gerçektir.”(Hakan A. 2006:18)

Politik kategorilere bağlı analizlere şiddetle karşı koyan kimi yazarlarsa, tutup şiir üzerinden kendilerince politik yorumlar yapmaktan, ilişkiler kurmaktan geri durmuyorlar. Sözgelimi Ali Günvar “edebiyat tarihinin ayakta durabilmek için askeri darbeler tarihine ihtiyacı yoktur” diye yazarken, 1960 hareketi karşıtı bir yorumun ardından bütün yakın politik geçmişi elitler-sıradanlar çatışmasıyla, elitlerin tertipleriyle açıklamaya çalışırken; gelenekle “köprü kurmak” söylemini yineliyor, dönemsel eğilimleri reddediyor, bireyleri öne çıkarıyor. Şiir ortak paydasında birleşildiğini vurgulasa da, öyle anlaşılıyor ki şiirde buluşmak “sol” tanıtımlı şairlerin üstlendiği bir görev olmanın ötesine geçemiyor. Şu sözlerdeki katı ve en hafif deyişle özensiz söylem şiirde buluşmaya engel değil midir? “Lakin 1930’ların sonlarına kadar önemli ölçüde etkili olan bu dönüşüm 1936’dan itibaren kendini daha fazla hissettiren ve nihayet 1938 10 Kasımında Mustafa Kemal’in ölümünü müteakiben, Alman Nazi ideolojisinin de etkisiyle, koyu bir dil özelleştirmesi fanatizminin ağır basması neticesinde, terk edilerek, yerini devlet bürokrasisi tarafından desteklenen daha popülist bir sanat anlayışına bırakmıştır. Bu bağlamda Birinci Yeni (Garip) akımı bu anlayış için adeta biçilmiş bir kaftan olmuştur. (İtalik benim GG) (Günvar,2006:26) Bir defa, Atatürk öldüğünde Mustafa Kemal değil, Mustafa Kemal Atatürk’tür. İkincisi ise, toplumsal hareketlerle bağ kurmanın karşısında olup, Garip şiiriyle “devlet bürokrasisi” arasında ilişki kurmak çelişki değil midir? Reddedilen olgunun illa da darbe mi olması gerekiyor? Dilde özleştirme konusuna ise hiç girmiyorum. Çünkü Cumhuriyet’in halkı Osmanlı’dan kopardığını savlayanların, geleneğimizin daha da eski zamanlara ait, kökleri sayılan Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin Karacaoğlan’ın, Kazak Abdal’ın, Pir Sultan’ın… diliyle buluşmayı karalamaları başka bir çelişkidir. Atatürk’ün önderlik ettiği, Türk Dil Kurumu’nun özleştirme çalışmalarını, Nazi ideolojisiyle ortaya çıkmış gibi göstermek Günvar’ın sıklıkla yaptığı bir “yanlışlık”. Belli ki gelecekte de yapacak.

Bir söz de, şiirin ortak paydasında buluşmayı savunan “sol” şairlere: İsmet Özel dahil, öteki şairlerin “Sivas Kıyını”’yla ilgili özeleştiri, vicdan muhasebesi içeren bir yazılarını anımsıyorlar mı? Hangi ahlaksal zemin üzerinde şiirde ortaklık sağlayabiliyorlar? Bu iş o kadar kolay mı?

Buna karşın, ‘80 şiirine eleştiriyi, ifade özgürlüğüne saygıdan olsa gerek, şiddetle; aşağılama anlamlı söz öbeklerinden kurulu tümcelerle karşılayanlar oluyor. Her şey bir yana eleştiride, karşı sözde, adına ne dersek diyelim bir düşünce yazısında, hele de şiiri konu eden bir yazıda böyle kırıcı, aşağılayıcı tavırlardan medet ummak tamamen yanlıştır. Doğru şeyler söylüyorsanız bile yanlıştır. Artık buna bir son verilme zamanı gelmiştir! Sözlerimiz bunu vurgulamaya, bu amaca dönüktür. (Herkes ahbap olduğundan çıkıp söyleyemiyorlar. Ne acıdır ki, bu satırların yazarı gibi şiir çıraklarına düşüyor bu iş).

Bir an varsayalım ki, bunca “yenilikle” Türk şiirine farklı izlekler katılmış olsun. Her gün toplumcu şiir yazılsın demiyoruz ama insaf edildin, bunca acı varken, ilaç için arasak, neden “açların göz bebekleri”nden sızım sızım sızlamış, savaşın paramparça ettiği bebelerin derdinden uykuları kaçmış, “çocuklar öldürülmesin diye, şeker de yiyebilsinler diye imza isteyen”, bu yüzden enfarktüsü büyüyen bir şiir neden bulamıyoruz? Hani şiir muhalifti, aykırı olandı, yıkıp yeniden kurandı! ‘80 öncesi şiirin içerdiği savsözcü bazı engelleri gene estetik kaygılarla gidermenin yolu bu mu olmalıydı? Şair sıradan insan değildir. İnsanlığa sorumludur. Bu gerçeği kabul etmemek, etmeyenlerin sorunudur.

Evet, “yeni dünya düzeni”nin kendi şiiri vardır, reddedenler olduğunu kanıtlıyorlar! Fazıl Hüsnü Dağlarca Usta’nın güzelim dizelerindeki gibi, güçlü olmak, haklı olmak değil. Kimileri haklı karşı duruşlara da alışmalılar.

Kaynaklar

Alpay, Necmiye 2006 “Şiirle İktidarın Serüvenleri”, Şiiri Özlüyorum, S.18

Ayhan T., Baki 2006 Soruşturma, Mühür derg. Eylül-Ekim, S.10

Behramoğlu, Ataol “Şiirin Ölümü mü?”, Cumhuriyet Pazar, 10 Eylül.2006

Canberk, Eray 2005 “Cumhuriyet Dönemi Şiirine Genel Bir Bakış”, Şiir Yazıları, Toroslu Kit.

Günvar, Ali 2006 “Edebiyat Tarihinin Ayakta Durabilmek İçin Askeri Darbeler Tarihine İhtiyacı Yoktur”

Mühür, Eylül-Ekim, S.10

Hakan A., Osman 2006 “80 Şiiri ‘Ne’dir, Ne Değildir?”, Mühür, Eylül-Ekim, S.10

Kahyaoğlu, Orhan 2006 “1980’li Yıllar Şiiri Üzerine Bir Genel Bakış”, Mühür, Eylül-Ekim, S.10

Oktay, Ahmet 2006 Mortaka, S.4, Edebiyat Yıllığı 2006: 334

(Mühür edebiyat dergisinin kasım-aralık 2006, 11. sayısında yayımlanmıştır.)

kaynak: http://gunayguner.blogcu.com/80-siiri-tartismalari-ve-nesnellik_1751984....

 
admin kullanıcısının resmi
 #

edebiyat türkiye'den;

80 şiiri artık miadını doldurdu”
MURAT TOKAY

Son iki yılda ‘80 şiiri üzerine ciddi tartışmalar yaşandı. 90’lı yıllarda ve 2000’lerde şiir yazan genç şairler, bu dönem şiirine ‘hayatın içinde değil, yapay, sentetik’ gibi eleştiriler getirdi. Şairlerin çoğu, bu görüşü haksız ve temelsiz buldu. Bu süre içerisinde ‘80 kuşağını temsil eden şairlerin büyük bir kısmı toplu şiirlerini yayınladı.
Geçtiğimiz günlerde yaklaşık 25 yıllık birikimin ardından gelen dönem şairleriyle ilgili önemli bir eser, Toroslu Kitaplığı’ndan çıktı. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi şair Baki Asiltürk’ün 1980-2000 arasında gelişen şiiri incelediği kitap, 1980 Kuşağı Türk Şiirinin Poetikası adıyla raflardaki yerini aldı. Dönemin şiirini kapsamlı bir biçimde ele alan bu çalışmada Asiltürk, ‘80 şiirinin fotoğrafını ortaya koyuyor. Kuşağı temsil eden şairler, poetik özellikleri ile ele alınıp inceleniyor. Türkçenin en güzel şiirlerinde imzalarını gördüğümüz şairlerle ilgili kuşatıcı bir çalışmaya imza atan Baki Asiltürk’le fakültedeki odasında görüştük. Asiltürk, ‘80 kuşağı şairlerine hakkını teslim ederken “80 kuşağı şiirinin artık miadının dolduğunu” belirtiyor. 2000’lerdeki küreselleşmeyle birlikte başka bir şiirin yazılmaya başladığını ve yeni bir kuşağın doğduğunu söylüyor.

Böyle bir kitap çalışması 1980 kuşağı üzerine son dönemde yapılan tartışmalardan mı doğdu?

Kitabın başında Tanpınar’a yarım sayfalık bir ithaf var. Orada da belirttim. Bu çalışmanın ilk kıvılcımlarını Tanpınar’ın “Son 25 Senenin Mısraları” başlıklı seri yazısına borçluyum. Ben de Tanpınar’ı örnek alarak 1980’lere ilişkin tuttuğum notları, yaptığım küçük çözümlemeleri, altını çizdiğim dizeleri ses ve içerik açısından yakaladığım ayrıntıları 2000’li yıllara getirmiştim. Bu yazılar, Gösteri dergisinde “Son 25 Yılın Dizeleri” başlığı altında yayımlandı. ‘80 kuşağı şiiri üzerine oylumlu bir çalışma yoktu. Olması gerekiyor muydu? Bence gerekiyordu; çünkü ‘80 kuşağı şiiri 2000’lerin ortasında olgunlaşmış, tamamen olmasa bile kuşağın usta şairleri belli olmuştu. Bir yandan Haydar Ergülen, Tuğrul Tanyol, Metin Celal, Enver Ercan, Mehmet Müfit gibi imgeci şairler diğer taraftan Adnan Özer, Hüseyin Ferhad gibi folkloru veya mitolojiyi önceleyenler, Şavkar Altınel, Roni Margulies gibi anlatımcılar, Lâle Müldür, Gülseli İnal, İhsan Deniz , Mehmet Ocaktan, Hüseyin Atlansoy gibi mistik-metafizik şiiri temsil edenler... Böyle bir şiir vardı ortada. Bunları toparlama ve akademik kaynak oluşturması düşüncesiyle bir çaba içine girdim ve bu kitap ortaya çıktı.

Kitabın ismi 1980 Kuşağı Türk Şiirinin Poetikası. Bu dönem şairleri ortak bir manifesto ile ortaya çıkmadılar. Siz kitapta bu dönemin ‘poetik’ anlamda Türk şiiri içindeki yerini ortaya koyuyor, fotoğrafını çekiyorsunuz. Nasıl bir gayretin sonucu bu kitap ortaya çıktı?

Epeyce bir dergi ve kütüphane tozu yuttum. Sağ olsunlar; Yapı Kredi, Varlık ve Dergâh Yayınları arşivlerini açtı. Bunun yanı sıra ‘80’lerin başından ve ortalarından beri biriktirdiğim özel arşivim vardı. Dergiler, gazete kupürleri, şiir kitapları, söyleşiler, şairlerle oturup konuştuğumda aldığım notlar… Bütün bu arşiv ve kaynak çalışmalarından sonra böyle bir çalışma ortaya çıktı. Kitabın ismine gelince; kuşağın ikili bir tanımı var malum. Bir manifesto etrafında ürün ortaya koyan şairler grubu, bir şairler kuşağı tanımı; bir de sosyolojik tanımı. Ben daha çok sosyolojik tanımından yola çıktım. Yani yaş grubu, yaş dönemi, doğum yıllarının yakınlığından hareket ettim.

‘80 kuşağı şairlerini ortak bir noktada buluşturan neydi? Neyi önemsiyorlar?

Öncelikle en çok önem verdikleri şey, gelenek. Gelenek çıkışlı bir şiir 1980 şiiri; ama geleneğe yaslanan anlamında kullanmıyorum bunu. Kimisi geleneği reddeden, kimisi geleneği alıp içselleştirmeye çalışan, bir kısmı gelenekteki belli başlı şairleri gündemine alıp gelenekle hesaplaşmayı düşünen şair tipleri... Geleneğin çok çeşitli katmanları, ayrışan noktaları, kendine özgü çizgileri aşağı yukarı o dönemde yetişen şairlerin gündemine girmiştir. İkinci nokta ise malum 1980’deki askerî müdahaleden sonra toplumsal hayatta, edebiyat ve kültür hayatında çok önemli kırılmalar, değişiklikler oldu. Belki söylediğim yanlış anlaşılacak; ama yine söylemek istiyorum: 80’lerde yaşanan bu kırılmanın edebiyatın ve şiirin yararına olduğunu düşünüyorum. Çünkü 1970’lerde büyük ölçüde tek tipleşen, halk şiirine veya toplumcu gerçekçi şiire yaslanan, benzer tarzda çok şairin çıktığını ve böyle epeyce şiirin yazıldığını biliyoruz. ‘70 kuşağı şiirinin “azalan verimleri” (kavramı Cemal Süreya’dan ödünç alıyorum) sebebiyle o kuşak şiiri tıkanma noktasına gelmişti. Bu anlamda o toplumsal değişimin de yönlendirmesi ile poetikada gelenek ve gelenekteki şairler ile buluşan veyahut hesaplaşan, onları yıkarak ya da onlardan bir şey alarak yola çıkan imgeciler, anlatımcılar, metafizikçiler vs. gibi çeşitli şair grupları ortaya çıktı. Bunlar da kendi anlayışlarını 25 yıllık süreç içerisinde olgunlaştırdılar.

Eleştirmenler tarafından 80’ler şiirinin 1970’lerdeki slogancı şiire tepki olarak ortaya çıktığı tespiti yapıldı, 70’ler şiirindeki tıkanmayı ve ‘kötü şiiri’ neyle açıklıyorsunuz?

70’lerde şiir yazan kuşağın içerisine dahil olan ya da kuşağın dışında tek başına çalışan şairleri düşündüğümüzde, o dönemin şiirine tek bir kavramla ‘kötü şiir’ demek zor. Benim 70’ler şiirindeki tıkanmadan kastım, içerikte toplumcu gerçekçiliği, söyleyişte de halk şiirini öne çıkaran ve ona yaslanan şairlerdir. Bunların içerisinde de çok güzel şiir yazanlar vardı. İşin ilginç noktası, bu kuşak şairlerinin bir kısmı iyi şiirlerini ‘80’lerden sonra yazdı. Bu anlamda ‘80 kuşağı şairlerine borçlu olduklarını düşünüyorum. ‘80 kuşağı şairleri, kendilerinden sonra gelen şairleri etkileyebildikleri gibi kendilerinden önce gelen şairleri de etkilediler. Şiir anlayışlarında değişmelere ve olumlu anlamda yönlendirmelere neden oldular. Bunu İkinci Yeni de yapmıştı.

‘80 kuşağını ‘beslenme kaynakları’ açısından değerlendirebilir misiniz?

Modernist Fransız şairlerini okuyarak şiirlerini oluşturmuş Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas gibi şairler, bir yandan Behçet Necatigil gibi geleneği modernist açıdan ele alan isimler, ‘80 kuşağı şairlerini etkilemiştir. Yahya Kemal’e, Ahmet Haşim’e, Şeyh Galib’e gidenler bile var; ama esasen pek çok ‘80 kuşağı şairinin İkinci Yeni şairlerini daha çok gündemlerine aldıkları, onların şiirine daha çok odaklandıkları söylenebilir. Bunun sebebi de, bu şairler çok dillendirmeseler de, İkinci Yeni şairlerinin bazılarının zaten 80’lerde yaşıyor ve eser veriyor almasıdır. Edip Cansever, Sezai Karakoç, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ece Ayhan yaşıyor ve şiir yayımlıyordu; hatta bunların bazıları ‘80 kuşağından şairlerle buluşuyor, onlara şiir konusunda yol gösteriyor, öğüt veriyor, hatta onlar üzerine zar atıyordu. Dolayısıyla ‘80 kuşağı şairlerinin önemli çıkış noktalarından biri olarak İkinci Yeni’yi görebiliriz.
80’li yıllar şiirine ‘hayattan kopuk, yapay, sentetik’ şeklinde eleştiriler getirildi. Bu eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Büyük çoğunluğu temelsiz eleştiriler bunların. Önce “hayat” dediğimiz şeyin ne olduğunu tanımlamamız gerekiyor. Eğer bir insanın evinden çıkıp pazardan alışveriş etmesi, bir demircinin bütün gün örs başında demiri dövmesi, bir terzinin gün boyu veya gecenin ilerleyen saatlerinde kumaş kesip biçmesi, elbiseler dikmesi ise hayat, evet bu anlamda ‘80 kuşağı şairlerinin bazıları hayatın içinde olmadılar denilebilir. Bu da aslında belli bir ölçekte doğruluk taşır. Oysa hayat dediğimiz şey bundan ibaret değil. İnsanların iç dünyalarında yaşadıklarının, okuduklarının da hayatın içinde olduğunu düşünüyorum. Şairin hayatı şiire dahildir; ama okudukları, iç dünyasında yaşadıkları da hayatına dahildir.

O eleştiri şu mantıkla getiriliyordu. ‘Açlık, sefalet, yoksulluk var. Ama bu şairlerin şiirinde göremiyoruz.’ şeklindeydi.
Maalesef bu da temelsiz bir eleştiri. Haydar Ergülen’in, Osman Konuk, Hüseyin Atlansoy’un, Mehmet Müfit veya Akif Kurtuluş’un şiirlerine bakın. Bu şiirlerde hayatın içindeki ayrıntılara odaklanıldığı için, hem bunları okuyup bulmak şairlere ya da eleştirmenlere zor geldiği için, orada anlatılanları görme yeteneğinden yoksun oldukları için toptancı bir reddiyeyle ‘yoktur’ deniliyor. ‘70 kuşağı şairlerinin poetikasına sahip olan, öyle düşünen insanların yaklaşımı 80’lerde de belirleyici olmaya devam edecek idiyse, ne gerek vardı ki yeni bir şiire? ‘70 kuşağı yapmıştı bunu zaten. Şiir, değişen bir şey olduğu gibi dönüşen bir şeydir. ‘80 kuşağı şairleri hem hayatı hem şiiri hem de hayat-şiir / şiir-hayat ilişkisini dönüştürerek yazdıkları için bu eleştirilere maruz kalıyorlar. Yeni yetişen şairlerde de bu eleştirileri görüyoruz.
Kitapta yaygın söyleyişle ‘İslamcı şairler’i mistik-metafizikçi şiir anlayışına dahil ediyor, değerlendiriyorsunuz. Metafizikçi şiir tanımına herhangi bir itiraz geldi mi?

Gelen tepkilerin büyük çoğunluğu olumlu oldu. Eski kuşaktan şairlerin de yeni kuşaktan şairlerin de İslamcı şiir veya benzeri etiketlemelere itirazları vardı. “Marksist şair, kadın şair, öğretmen şair” nitelemeleri nasıl yanlışsa, aynı şekilde “İslamcı şair” sözü de yanlıştır, siyasi bir etiketlemedir. Böylesi etiketlemeler şairleri de şiirleri de sınırlar; şiirde var olan zenginliği görmeyi engeller. Şiirde daraltmaya yol açtığı için böyle etiketlemelere her zaman karşı olmuşumdur. Ayrımların şiir içinden, şiirin kategorileri içerisinden, yazılan şiirden yola çıkılarak yapılmasından yanayım. Geçen ay İhsan Deniz’in bir yazısında bir eleştiri geldi “metafizikçi” kavramına. “Metafizikçi”deki “-çi” ekinin “metafiziği kullanan” anlamına gelebileceğini, burada soru işaretleri olduğunu söyledi. Umarım öyle anlaşılmaz, o zaten benim kaçtığım bir şey. “Mistik-metafizikçi” başlığı altında anlattığım şairlere bakılınca bu görülür zaten. Aynı başlık altında Lâle Müldür, Gülseli İnal, İhsan Deniz, Mehmet Ocaktan var. Sırf bu buluşturma, birleştirme bile orada “mistik” ve “metafizik” kavramlarının bir etiketten ziyade o şairlerin söyleyiş ile içeriği nasıl buluşturduklarını söyleme derdinden kaynaklanan bir ayrım olduğunu gösterir bence.

Şair Osman Çakmakçı, 80’li yılların belli başlı şairlerini yok sayarak ‘80’ler şiiri tasfiye edilmelidir’ görüşünü savunmuştu. Peki siz ne düşünüyorsunuz? 80’ler şiiri miadını doldurdu mu?

‘80 kuşağı tasfiye ile yok edilecek yahut da Türk şiirinin dışına itilecek bir kuşak değil. Çünkü bu söylemi geliştirenler, 90’larda şiir dünyasının içerisine giren arkadaşlar. Daha çok, bir ‘90 kuşağının var olduğunu ortaya koymak düşüncesiyle bu söyleme girdiler; ama bu tasfiyeyle olacak bir şey değil. ‘90 kuşağı diye bir kuşak yoktu; çünkü 1980 kuşağı şairleri önemli eserlerinin çoğunu 1990’larda verdiler. Bana gelince; ben ‘80 kuşağı şiirinin zorla tasfiyesine inanmıyorum; ama miadını doldurduğunu düşünüyorum. Bu şairler olgunluk ürünlerini 90’ların sonunda ve 2000’li yılların başında verdi. En son ‘80 kuşağına mensup birçok şairin toplu şiirlerini yayınlamaları artık bir “toparlanma” içerisinde olduklarını gösteriyor. 90’ların sonuyla ve 2000’li yılların başında şiir yazan bazı arkadaşlar olarak biz, bu şiirin tıkandığı noktaları biliyoruz. Azalan verimlerini biliyoruz. Küreselleşmeye karşı bir itiraz, ‘80 kuşağı şairlerinde neredeyse yok; bazı küçük şiirleri, şiir parçalarını saymazsak. Ama bu esas bizim sorunumuz, 1990’ların sonlarıyla 2000’lerde başlayan kuşağın sorunu. Sırf bu söylem bile bir kuşağın bittiğini yeni bir söylem geliştiren kuşağın başladığını gösteriyor. Bu tasfiyeyle değil, kendi miadını doldurmayla olan bir şey.

Günümüzde genç kuşak şairler yeni bir ses ortaya koyuyorlar mı? 2000 kuşağından bahsedebilecek miyiz?

2000’lerde yeni, yenilikçi bir kuşaktan bahsedebileceğimizi düşünüyorum. İki nedenden düşünüyorum bunu: Birincisi ‘80 kuşağı şairleri 90’larda olgun eserlerini verdi ve 2000’li yıllarda bu kuşağın şiiri azalarak tıkanma noktasına geldi. Hem tarihsel olarak sosyolojik açıdan hem de poetik açıdan baktığımız zaman, 2000’lerde değişik şeyler oluyor. İmgenin modern serüvenini yeni zamanların sancılarıyla, kırıklıklarıyla, dönüşümleriyle var eden şairler bir yanda çalışıyor; ki ben kendimi bunların arasında görüyorum. Modernist imgeci diyebileceğimiz bir şiir bu. Küreselleşmenin, postmodernizmin sulandırıcılığına, yıkıcılığına itirazlar var bu şiirde. Öte yanda ‘Epik şiir’ tartışması var; Hakan Arslanbenzer, Eren Safi, İsmail Kılıçarslan gibi isimlerin çabaları var. Bu arkadaşların dergileri, yayınevleri var, kitaplarını yayımlıyorlar, söyleşiler yapıyorlar, iddialı yazılar yazıyorlar. Derkenar’da toplanan Hüseyin Akın, Esra Elönü, İbrahim Tenekeci gibi iyi şairlerden söz edilmeli. Son zamanlarda Heves ve Poetik Hars dergileri etrafında toplanan (bir ara Ücra dergisinde soluklanan) deneyselci şairler var. Serkan Işın, Ömer Şişman, Mehmet Öztek gibi. (Ali Özgür Özkarcı; Zeynep Arkan, Burak Acar gibi şairler de Heves’te şiirlerini yayımlıyorlar ama ben onları farklı çizgilerde görüyorum.) Haiku ile falan oyalananları da unutmamalıyız! Bu değişik kırılmalar, değişik yollar bile 80’lerin içerisinde çok olmayan şeyler.

80 şiiri Üç Çiçek, Poetika gibi dergiler etrafında şekillendi. İleriki yıllarda hangi dergiler, 2000’lerin kuşak dergileri olarak anılacak sizce?

Öncelikle izin verirseniz Budala’yı söylemek isterim. Nedeni şu: Budala 2000’lerin başlarında şiir ortamına girmiş, şiiriyle varolmayı denemiş şairlerin çoğuna sayfalarını açmış bir dergiydi. Esasen, çıkış nedeni ve amacı da buydu. Uzun müddet, bizden yaşlı şairlerin şiirlerine yer vermedim dergide. Sürekli olarak yazan Haydar Ergülen bir istisnaydı; o zaten her zaman genç biri olduğu için benim için bir onurdu onun Budala’da sürekli yazması. Şimdilerde ilk kitaplarını, ikinci kitaplarını çıkaran arkadaşların yolu bir şekilde Budala’ya uğramıştır. Genç şairlerin şiirlerini Budala’yla paylaşmış olmasından hem Türk şiiri adına hem de kendi adıma gurur duyuyorum. “Kuşak dergisi” kimliğini korumaya çalışmamın nedeni yeni şiirin soluklanmasın akarınca kararınca yardımcı olabilmekti. Şiir anlayışlarıyla buluşamasam da Fayrap, Kökler, Heves, Poetik Hars gibi dergilerin dönemin ruhunun anlaşılmasında önemli olduğunu yadsıyamam. Genç şairlerin çıkardığı Üç Nokta, Öteki-siz, Derkenar, Mühür, Ada ve Şiiri Özlüyorum da benim severek izlediğim, zaman zaman yazdığım dergiler arasında. Şu anda söyleşinin canlılığı içerisinde aklıma gelmeyenler varsa beni bağışlasın dergici ve şair arkadaşlar.

Siz aynı zamanda 2003'ün sonunda editörlüğünü üstlendiğiniz 'Budala' dergisinde "Soylu Yenilikçi Şiir" manifestosunu yayımladınız. Niçin böyle bir manifesto yayınlama ihtiyacı hissettiniz?

Ben, 80'lerin ortalarından itibaren kuşak şairlerinin dergilerini takip eden, kitapları hakkında yazılar yazan, poetik serüvenlerini izleyen ve bunlar hakkında hem akademik bağlamda hem de poetik bağlamda yazılar yazan biriyim. 80 Kuşağı'nın poetik ve sosyolojik anlamda nerede başlayıp nerede bittiğini görmek için de böyle yapmak laz

 
admin kullanıcısının resmi
 #

radikal'den;

80 şiiri yapay bir şiirdir'

'80 şiiri yapay bir şiirdir'
Osman Çakmakçı, bugün şiirin az okunmasında 80 kuşağı şairlerin şiiri hayattan koparmasının da rol oynadığını düşünüyor. FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Osman Çakmakçı, Milliyet Sanat dergisindeki yazılarıyla 80'li yıllarda yazılmaya başlanan şiiri tartışmaya açtı. Çakmakçı, 'Türk şiiri 80'lerde içine kapanmış, gerçekliğini kaybetmiştir' diyor

26/06/2005 (990 kişi okudu)

DERVİŞ ŞENTEKİN (Arşivi)
İSTANBUL - Türk şiiri yeni bir tartışmanın eşiğinde... Tam da Türk şiirinin üzerine, deyim yerindeyse, ölü toprağı serpilmişken, Osman Çakmakçı, Milliyet Sanat dergisinin mart ve nisan sayılarında, "80 şiiri geçersizdir ve tasfiyesi kaçınılmazdır!" diye yazdı. Çakmakçı'nın yazısına aynı derginin haziran sayısında bir yanıt gelirken Varlık dergisi de haziran sayısında konuya yer ayırdı.
90'larda şair olarak çıkış yapan, sonraki yıllarda çeşitli dergilerde ve Radikal Kitap, Milliyet Sanat'ta şiir üzerine yazılar yazan Osman Çakmakçı'yla hakkında tartışma başlattığı '80 şiirini konuştuk...
'80 şiirini neden geçersiz ilan ettiniz?
'80'lerde postmodernizmin ortaya çıkması ve Batı kültürünün tüm dünyaya ihraç edilmesiyle birlikte şiir de büyük bir değişime uğradı. Türk şiirinin bu durum karşısında iki seçeneği vardı: Ya içine kapanacaktı, ya da eleştirel bir tepki verecekti. '80 şiiri bu tepkiyi veremedi. 1800'lerde mi, 1900'lerin başında mı yazıldığı belli olmayan şiirler yazıldı bu dönemde. İçe kapanıklığı seçmiştir bu şiir. Özellikle Hilmi Yavuz'un etkisi çok belirgindir. Yavuz'un gelenekselden faydalanacağım diye Divan şiirine ağırlık vermesi, şiirde yapıyı ön plana çıkarması, dili metalaştırmasıyla birlikte çevresinde bir taklitçiler grubu oluştu. Ben '80 şiirini ayıklayalım derken, şiirin organik olmasını söyledim.
Nedir bu şiirin organik olması meselesi...
Yaşam deneyiminden fışkıran bir şiir. İletişim teknolojisinin gelişmesiyle birlikte, insan dünyaya yabancılaşmıştır ve kendini algılayamayacak duruma gelmiştir. Bu da gerçekliği kaybetmesine neden olmuştur. Gerçekliği yeniden ele geçirebilmek için kendi deneyimlerine başvurması, yaşantıya dönmesi gerekiyor. Bu da ancak dilde yeni bir yalınlaşma, anlamın peşinden koşmakla olabilir
'80 şiirinde hayat yok mu?
O dönemin şairlerinin referansı hayat değil, şiirdir. Birkaç istisnayı dışarıda bırakırsak genel olarak hayattan kopuk bir şiirdir. Bu dönemde yazılmış şiirlere baktığımızda bireyin toplum içindeki yerini, hayat karşısında duruşunu göremeyiz. İmgeler de, dil de yapaydır. Bunda 12 Eylül darbesinin de payı büyüktür elbette. Çünkü kültürümüzü büyük bir kesintiye uğratmıştır. '80 şiirinin en büyük iddialarından biri şiiri şiir olarak ele almaktır. '70'lerin slogancı şiirine karşı çıktıklarını, şiirin önemini yeniden şiire vereceklerini söylüyorlardı. Zaten yapılması gerekenden övünç çıkarmalarını anlamsız buluyorum. Şiir sadece kendi burçlarına kapanmak değildir. Şiir, toplumun içinde üretilen, onunla bağları olan bir üründür.
Şu sıralar Türkiyede bir şiir okurundan söz etmek mümkün değil. Bunda '80 kuşağının etkisi oldu mu peki?
Şiir kelaynak kuşu gibi korunmaya muhtaç değildir. '80 kuşağının şiiri hayattan koparması şiirin bugün az okunmasına, okurunu kaybetmesine neden olmuştur. '80 kuşağı şairleri büyük Türk şiiri geleneğini yeniden ön plana çıkaracaklarını; bununla da şiire yeni bir bakış açısı getirdiklerini iddia ediyorlardı. İyi bir şair zaten gelenekten faydalanmalıdır; yapması gereken önemli şeylerden biridir bu. '80 şiiri kendi başına bir önem arz etmiyor. Bir geçiş dönemidir çünkü. Şiir zaten toplumdaki ve dünyadaki değişimlere verilen tepkilerle dönemlere ayrılabilir. '80 şiiri ise yurtiçi bir tepkidir.
'80 şiirinde sizin bahsettiğiniz anlamda hayatı yakalayan, hiç bir şair yok mu peki?
Olmaz olur mu. Örneğin Sami Baydar, Lale Müldür, Seyhan Erözçelik, Necmi Zeka, Akif Kurtuluş, Ahmet Güntan gibi şairler hayatı anlatan şairlerdir. Biz bunları keşfetmek zorunda kaldık; bilerek geri plana itilmeye çalışılmışlardır. Ama hâkim olan eğilimde Adnan
Özer, Orhan Alkaya, Hilmi Yavuz gibi isimler etkili olmuştur. 80 şiiri konformist bir şiirdir. Bu şiirde bir arayış yoktur. Gelişen toplumsal koşulları deşifre edecek, açığa çıkaracak şiirsel arayışların peşinden de gitmemişlerdir. Bu açıdan bakıldığında bu şiir edilgen bir şiirdir, dönüştürmeye çalışmaz. '80 şiirinin, İkinci Yeni'yi doğru okuduğuna inanmıyorum örneğin; söz dizimi düzeyinde okumuşlardır, anlam arayışı düzeyinde okumamışlardır. O nedenle de İkinci Yeni'yi aşmaları mümkün olmamıştır. İkinci Yeni'nin kötü bir kopyasıdır da diyebiliriz '80 şiirine.

Başı Hilmi Yavuz çekti
Hilmi Yavuz, 'Bedreddin Üzerine Şiirler' döneminde toplumcu şiirler yazıyordu.
Ben, bir şiirin toplumsal mesajlar vermesinin doğru olmadığına inanıyorum.
'80 şiiri' şairleri Yavuz'un yazdıklarına büyük önem vermişlerdir. Yavuz da 80'den önceki tüm macerasını unutup, bireyci, içekapanık şiirler yazdı. Toplumsal değişimleri hiçbir şekilde göz önünde bulundurmamıştır. İçinde yaşadığı toplumdan kopuktur. Gelenek diye genç şairlere sadece Divan şiirini gösterdi. Oysa o şiir yapay bir şiirdir. Bulunduğu noktanın 'gücü'nden faydalanarak, kendine takipçiler oluşturmaya çalışmıştır. Yavuz'un taklitçileri Vural Bahadır Bayrıl, Osman Hakan A., İhsan Deniz, daha gençlerden ise Can Bahadır Yüce olmuştur.

 
sivilhayva kullanıcısının resmi
 #

100 şiirini görmeden öleceğim biliyorum!!!

 
hacivat kullanıcısının resmi
 #

Siyasal ve popüler şiirin geri planda kalarak a politik bir şiir tarzıyla ortaya çıkan kuşağın Türk şiirinde yarattığı bir kırılma noktasıdır.

12 Eylül darbesinin bu şiire de darbe indirdiği söylenmektedir.

 

h.zaza kullanıcısının resmi
PITIRCIQ kullanıcısının resmi
Rwdewcedfwy kullanıcısının resmi
admin kullanıcısının resmi
idcoxocdeayw kullanıcısının resmi
cwac kullanıcısının resmi
AntetuitoAl kullanıcısının resmi
Mr. Grey kullanıcısının resmi
jesannah kullanıcısının resmi
DarthAlpy kullanıcısının resmi
Jeatrioxeriog kullanıcısının resmi
Mphwcdayrx kullanıcısının resmi
burhanbalaban kullanıcısının resmi
beyaz perde e-donkişot kullanıcısının resmi
worldworld kullanıcısının resmi
Bordi az Yadam                                 …