Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla - ha düştü, ha düşecek -
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın adamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici - hep, hepp acele işi ! -
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi,
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bir helalleşmek ister elbet, diğ’mi..oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Can YÜCEL
“ Baba…” Ne çok seslemişizdir kim bilir, ilk çocukluk dönemimizde bu sözcüğü,,, Belki de ilk söylediğimiz sözcüktür de üstelik…Güvenle, istekle, umutla; acıyla, kaygıyla, açlıkla…neler beklemişizdir ondan, “baba, baba, baba…” diyerek, biricik babamızdan…
Anımsamayız elbet ilk günlerimizi, ilk haftalarımızı, ilk aylarımızı ve yıllarımızı…Gecelerin günlere, günlerin gecelere katıldığı zamanları… süt, mama ve temizlenme isteğiyle akıttığımız göz yaşlarımızı ve ağlamalarımızı… Ateşlendiğimiz zaman dilimlerini…İlk oyuncaklarımızı / ilk oyunlarımızı; ilk sokağa çıkıp, yaşamın soluğunu içimize çekişimizi; bir tek mumu üfleyerek söndürdüğümüzü sandığımız ve giden ilk yaşımıza el salladığımız ilk doğum günümüzü anımsamayız. Oysa çoğunda yanımızdadır cancağızımız: Babamız…
Hep bir gereksinimdir çocuklar için baba : Ekmek gereksinimi, güven gereksinimi, yaşam koşulları gereksinimi..ve sevgi…Her çocuk, iyi yürekli, onu seven ve onunla yaşamın yollarında yürümek isteyen bir babası olsun ister ; ne var ki yaşamın kestirilmesi güç koşulları, buna her zaman olanak tanımaz : Ayrılıklar, bir araya gelememeler ve ölüm de vardır ; acı mı acı gerçek olarak yaşamın on ikisinde, ne yazık…Kimi çocuklar yalnız alırlar yollarını, kimi çocuklar anneleriyle, kimi çocuklar yakın-uzak akrabalarıyla; yurtlarda kimileri, kimileriyse sokaklarda…Kime, ne zaman ve nerede güleceği ya da dişlerini göstereceği belli değildir yaşamın…Bu, çocuklar için de böyle…
Babalarını yitiren çocuklar olduğu gibi, çocuklarını yitiren babalar da söz konusu…Ve yaşam, acısıyla-tatlısıyla insan için…
Ya yüzyılların imbiğinden süzülen sözler ne diyor “baba” için, bir göz atalım :
“Babanın gizlediği şey, oğulda açığa çıkar” diyor düşünür Nietzsche, kalıtbilime (genetiğe) gönderme yapar gibi; “ne ekersen, onu biçersin” sözünü anımsatır gibi, baba-çocuk ilintisini vurguluyor. Anatole France ise, “babanın erdemleri, çocukların varlığıdır (servetidir)” derken, bir başka kalıttan (mirastan) söz açılsın istiyor…Bir de, kalıt olgusuna Goethe’nin bakışı var : “Gelenektir; babanın topladığını oğlu saçar…” Sonrasını, (katılırsınız ya da katılmazsınız) Refiki şu sözleriyle vurguluyor: “Baba oğluna tutar bir bağ bağışlar, sonra üzüm vermez oğlan demişler…” Dahası da var mı?…, derseniz, sorunuza yanıtı Gabriele D’Annunzio verir : “Bir baba yüz çocuğuna bakar da, yüz çocuk bir babaya bakamaz…”
Babanın nice öğretmenle eşdeğer olduğunu, “bir baba , yüz öğretmene bedeldir” sözüyle vurgularken George Herbert, “baba ocağı” denli “baba okulu”nun da değerini ve önemini belirtiyor.
Çocuklarıyla iletişim kuramayıp, onların genç olduğunu ve sürekli yanlışlarla, hatalarla iç içe yaşadığını bir ağaçkakan gibi çocuklarının beynine kakalayan babalara Diderot “kötü baba” yakıştırmasını yapıp şöyle demekten kendini alıkoyamıyor : “En kötü babalar kimlerdir bilir misiniz? Gençliklerinde yaptıklarını unutanlar.” Dostoyevski’yse “baba” olgusuna şöyle yaklaşıyor . “Yalnızca yaşam veren değil, yaşam verip hak eden, baba adını taşıyabilir."
…ve ne çok arıyor / özlüyor insan, o beğenmediği, kendisi için yaptıklarını az bulduğu, sürekli eleştirdiği babasıyla hiç değilse, (konuşmasa da, dertleşmese de, bir lokma bir şey yiğip-içmese de…) yan yana yürümeyi…
…ve, yıllar, yıllar, yüz yıllar sonra anlıyor bir şeyleri(!); çoktan gitmiş gemiye bu kez bir beyaz mendille el sallarken , belki de, şair Can Yücel’in dizelerine katıp göz yaşlarını, yaşamını, dününü-gününü-yarınını, onunla yineliyor, dili döndüğünce, yüreği yandığınca : “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim…”
ya bu adam bir öykü gününde mülkiyelilerde öyle bir konuşma yaptı ki bu adam öykü yazıyorsa ben başka bir şey yazıyorum dedim. militanlık insanı körleştirir diye düşünüp örnek olarak o fotoğrafı da dosyaya koydum. anlamadığını bunalım metinleri deyip gaçiştiriyordu. ben öyküsüylr bir yere varılmaz filan... üff her zaman bir başka yol vardır...
tan doğan
“ HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM …”
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardanbitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla - ha düştü, ha düşecek -
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın adamı ben öyle sevdim.
Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici - hep, hepp acele işi ! -
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi,
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.
Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bir helalleşmek ister elbet, diğ’mi..oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.
En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Can YÜCEL
“ Baba…” Ne çok seslemişizdir kim bilir, ilk çocukluk dönemimizde bu sözcüğü,,, Belki de ilk söylediğimiz sözcüktür de üstelik…Güvenle, istekle, umutla; acıyla, kaygıyla, açlıkla…neler beklemişizdir ondan, “baba, baba, baba…” diyerek, biricik babamızdan…
Anımsamayız elbet ilk günlerimizi, ilk haftalarımızı, ilk aylarımızı ve yıllarımızı…Gecelerin günlere, günlerin gecelere katıldığı zamanları… süt, mama ve temizlenme isteğiyle akıttığımız göz yaşlarımızı ve ağlamalarımızı… Ateşlendiğimiz zaman dilimlerini…İlk oyuncaklarımızı / ilk oyunlarımızı; ilk sokağa çıkıp, yaşamın soluğunu içimize çekişimizi; bir tek mumu üfleyerek söndürdüğümüzü sandığımız ve giden ilk yaşımıza el salladığımız ilk doğum günümüzü anımsamayız. Oysa çoğunda yanımızdadır cancağızımız: Babamız…
Hep bir gereksinimdir çocuklar için baba : Ekmek gereksinimi, güven gereksinimi, yaşam koşulları gereksinimi..ve sevgi…Her çocuk, iyi yürekli, onu seven ve onunla yaşamın yollarında yürümek isteyen bir babası olsun ister ; ne var ki yaşamın kestirilmesi güç koşulları, buna her zaman olanak tanımaz : Ayrılıklar, bir araya gelememeler ve ölüm de vardır ; acı mı acı gerçek olarak yaşamın on ikisinde, ne yazık…Kimi çocuklar yalnız alırlar yollarını, kimi çocuklar anneleriyle, kimi çocuklar yakın-uzak akrabalarıyla; yurtlarda kimileri, kimileriyse sokaklarda…Kime, ne zaman ve nerede güleceği ya da dişlerini göstereceği belli değildir yaşamın…Bu, çocuklar için de böyle…
Babalarını yitiren çocuklar olduğu gibi, çocuklarını yitiren babalar da söz konusu…Ve yaşam, acısıyla-tatlısıyla insan için…
Ya yüzyılların imbiğinden süzülen sözler ne diyor “baba” için, bir göz atalım :
“Babanın gizlediği şey, oğulda açığa çıkar” diyor düşünür Nietzsche, kalıtbilime (genetiğe) gönderme yapar gibi; “ne ekersen, onu biçersin” sözünü anımsatır gibi, baba-çocuk ilintisini vurguluyor. Anatole France ise, “babanın erdemleri, çocukların varlığıdır (servetidir)” derken, bir başka kalıttan (mirastan) söz açılsın istiyor…Bir de, kalıt olgusuna Goethe’nin bakışı var : “Gelenektir; babanın topladığını oğlu saçar…” Sonrasını, (katılırsınız ya da katılmazsınız) Refiki şu sözleriyle vurguluyor: “Baba oğluna tutar bir bağ bağışlar, sonra üzüm vermez oğlan demişler…” Dahası da var mı?…, derseniz, sorunuza yanıtı Gabriele D’Annunzio verir : “Bir baba yüz çocuğuna bakar da, yüz çocuk bir babaya bakamaz…”
Babanın nice öğretmenle eşdeğer olduğunu, “bir baba , yüz öğretmene bedeldir” sözüyle vurgularken George Herbert, “baba ocağı” denli “baba okulu”nun da değerini ve önemini belirtiyor.
Çocuklarıyla iletişim kuramayıp, onların genç olduğunu ve sürekli yanlışlarla, hatalarla iç içe yaşadığını bir ağaçkakan gibi çocuklarının beynine kakalayan babalara Diderot “kötü baba” yakıştırmasını yapıp şöyle demekten kendini alıkoyamıyor : “En kötü babalar kimlerdir bilir misiniz? Gençliklerinde yaptıklarını unutanlar.” Dostoyevski’yse “baba” olgusuna şöyle yaklaşıyor . “Yalnızca yaşam veren değil, yaşam verip hak eden, baba adını taşıyabilir."
…ve ne çok arıyor / özlüyor insan, o beğenmediği, kendisi için yaptıklarını az bulduğu, sürekli eleştirdiği babasıyla hiç değilse, (konuşmasa da, dertleşmese de, bir lokma bir şey yiğip-içmese de…) yan yana yürümeyi…
…ve, yıllar, yıllar, yüz yıllar sonra anlıyor bir şeyleri(!); çoktan gitmiş gemiye bu kez bir beyaz mendille el sallarken , belki de, şair Can Yücel’in dizelerine katıp göz yaşlarını, yaşamını, dününü-gününü-yarınını, onunla yineliyor, dili döndüğünce, yüreği yandığınca : “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim…”
tan doğan
keleme
sükût dili kelâmdan ağır
‘gül’den öğrendim teşbîhi: az ve öz
mâi-tuz arası bir sevda:
gözlerinden okumalı deryâyı
kepir olmasa da keleme ıssız
kelâmı kibar olsa ‘ışk’ yanında mânâsız
bir kitabın kenârına bir şerh düşülmüş:
“tabiâta tâbidir her tâbîr”
bir ermiş dinlemiş bir bülbülün rûhunu
başlamış derdinle kuşdili konuşmaya
sürülmeli tarlası ömrün -yoksa ölm
vâha da bitecek gayr şi’rde
kaç kelime bir kelâm eder
kaç kelâm bir ‘hayât’
sükût dili kelâmdan ağır
‘yâr’dan öğrendim tarihi: acı ve köz