beyaz kurt algisi



selim temo'nun ilgili şair [:bejan matur]'un bir yazısına karşılık yazdığı yazıdır.

0 entry -

admin kullanıcısının resmi
 #

birgün gazetesinde yayınlanan selim temo yazısı; bejan matur'a cevap niteliğindedir.
Beyaz Kürtlerin Algısı
Selim Temo

Kimi Kürt aydınlarının Kürtlerle ilgili algılarında, merkezden bakma eğilimi göze çarpar. Kürt halkının şöyle ya da böyle yarattığı bütün “değer”ler, steril bir algı içinden yorumlanır. Merkezce kabul görmüş olan yorumcu, içinden geldiği topluma “iğrenme duygusu” ve bir yabancı gözü ile bakar. Yorumcu, Kürt halkının özgürlük mücadelesine belli ölçülerde destek de veriyordur. Ancak Kürt toplumunun da erdem, kötülük, siyaset, ideoloji gibi ölçütlerle bakıldığında, dünyadaki diğer toplumların ortalamasını taşıdığını unutur. Bu yüzden Kürtlükle ilgili hemen her konuyu, bir idealizasyon çerçevesinde kurgular. Bu anlamda geliştirilen eleştirinin enstrümanları, jargonu ve örneklemelerinin hiçbirisinin yeni bir tarafı olmadığı gibi, yeterince tanınmayan bir simgeler dünyası karşısındaki hükmü de zayıftır.
Bejan Matur’un 11 Aralık 2007 tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan “Kürtlerin ve Türklerin Algısı” başlıklı yazısı, bu çerçevede değerlendirildiğinde, yazarın, bir tür seyyah gibi, bilinmeyen bir ülkeden, hatta bir masal diyarından haberler verdiği görülecektir. “Haberle ihbar arasında” gidip gelen söylemi kurar ve kurgularken merkezden bakar, bir tür efendi gibi. Sorun olarak gösterdiği hemen her konuda, diğer nedenlerin ya da belki esas nedenin üstünde durmaz. Bu algıya göre Kürt siyaseti, tek başına var olan, “kendinde” bir siyasettir. Bu siyasetin bir siyaset üretememesinin tek nedeni de, kendini dağa endekslemesidir.
Matur, başlıkta Kürtlerin algısı derken, sözü hemen de DTP’nin “anlam dünyası”na getirir (Hakkını teslim etmek gerekir ki, Matur, Kürtlerle ilgili olarak yeni kavramlar kullanıyor. “Anlam dünyası” bunlardan biri, ancak ezber bir kavram, 1990’lı yıllardan sonra çıkmaya başlayan kimi dergilerin “söyleme boğma” lehçesinden muktebes). Bu dünya, ancak kendisi gibi bir seyyah tarafından çözümlenebilir çünkü. Ne de olsa ne orada ne buradadır. Aslında bu konum, gerçekliği doğruya yakın biçimde görmenin de penceresi olabilir. Yani öyle çok kötü bir yer de değildir. Ancak Matur’un bakış açısı, karşısındakini ifşaata, steril dünyada “kitsch” diye tanımlanacak olan söze ve itirafa kışkırtır. Elindeki kayıt cihazı, bir tür işkence aletine dönüşür.
Değişimi insanların mitinge katılmamaları üzerinden fark eden yazar, asıl değişimin farkında değildir. Asıl değişim, Matur’a bile itiraf edilemeyecek şekildedir ve zihinlerde gerçekleşmektedir. Zihinsel değişim, hayatları yalnızca siyasetle, ölümle doldurulan Kürtlerin dünyayı fark etmeleridir. Dünyayla ilişki kurmanın şartına dönüşen asimilasyonun zincirleri, son dönemde halka halka kırılmaya başlamıştır. Siyaset ve ölümle doldurulan gündelik hayat, insani ilişkilerle doldurulmaya başlanmıştır. Bu anlamda siyasete ilişkin bir ilgi eksikliğinden söz edilebilir. Ancak bu, siyasetin de Kürt toplumu içinde “uzmanlaşma”ya başlamasıdır.
Matur, “orada da” geniş bir hoşgörüyle karşılanacağını bildiği için, DTP’li başkana ne vaat ettiklerini sorarken, bir vaat imkânını ortadan kaldıran gerekçe ve nedenler olarak yükselen binaları, parkları, bowling salonlarını gösterir. Bu göstergeler Matur’un temsil ettiği, adına söz aldığı hayatın öğeleridir. Dünyadaki bowling salonlarının hangi toplumsal eşitsizliği ortadan kaldırdığı sorulabilir elbette ya da neden ve gerekçeler arasında gösterdiği parkların, aslında bizzat bir belediye hizmeti olduğu da. Belki de bunlarla işaret edilen modernitenin geri, kültürsüz, “pis” toplumun aynı sıfatlarla anılabilecek siyasetini bitirmesini umuyordur. Ancak bu neden ve gerekçeler eğer Kürt sorununu, Kürt toplumunun özgürlük mücadelesini ortadan kaldıracak şeyler olsaydı, devlet ya da inkâr yandaşları bu illeri Abu Dabi’ye çevirirdi -Matur da şiirlerinin altına “Four Seasons London” değil, “Hôtel de Bingöl” diye yazardı.
Matur, saydığı öğeleri DTP siyasetinin sonunu hazırlayan öğeler olarak görüyor ve bu müthiş çıkarım üstünden adını belirtmediği belediye başkanına, “tehlike”yi soruyor. Başkan da, bilakis, bunları teşvik ettiğini, projelerinin tüm Türkiye’ye örnek olabileceğini söylüyor. Ama Matur, bunu duymuyor bile. Diyarbekir kim, örnek olmak kim? Bu cevabı herhangi bir biçimde yorumlamadan, yeni bir paragrafa geçmeden, orada, hemen, sözü dağa, İmralı’ya getiriyor. Çünkü en kolayı bu. Örnek olabilecek proje, yeni bir zihin, yeni bir sözcükler kümesi gerektirir çünkü. Aynı başkanlar söz konusu alış veriş merkezlerine gittiklerinde sadece alkışlarla karşılanırlar. Ama Matur’un Türkçesi daha iyi ve baskın çıkıyor ya da öyle aktarıyor. “Gerek belediye başkanının söyledikleri, gerekse diğer görüşmelerde edindiği” izlenimle, DTP’nin taban kaybettiği belirlemesini yapıyor. İyi de belediye başkanı, örnek projelerinden söz etmişti sadece!
“Ne yazık ki” sözüyle, DTP içinde bir değişim dinamiği, yeni duruma, yani bowling salonlarına göre siyaset üretebilecek bir irade olmadığını belirtiyor. Ardından da DTP’nin merkez siyaseti tıkayabileceğini yazıyor, “kaygılarını” aktarıyor. İyi de DTP merkez siyasete neden ulansın? Kürt sorunu gibi, PKK gibi, Dersim gibi, Zilan gibi, DTP gibi gerçeklikleri ortaya çıkaran şey, bizzat merkez siyaset(i) değil midir? Eşyanın doğasına aykırı bir şey talep ediyor Matur. Bundan sonra, gündelik hayatında son derece mülayim olan insanların “hiç farkında olmadan şiddetin bir parçası, hatta destekçisi haline” gelebildiğini şaşkınlık içinde ifade ediyor. Matur da çok iyi biliyor ki, şiddet, Kürt sorununda bir “çözüm” olarak kullanılagelmiştir. Hem nasıl şiddetin bir parçası olmasınlar ki? Şiddeti siz seçmiyorsunuz, gelip sizi buluyor. Burada Matur gibi kişisel gözlemlerimizden söz edemeyiz, anılarımızla dünyayı algılayan, hatta yorumlayan solipsist denebilecek bir bakış açısı geliştiremeyiz. Herkes bu topluma ne korkunç şeyler yaşatıldığını biliyor. Herkes her şeyi biliyor aslında. Yaşananların bilinmesi, Matur’un zihninde bile yeni bir “algı” yaratmazken, tekrar etmenin anlamı yok. Yalnızca bir örnek vermek yeterli: 1989 yılında dışkı yedirilen Kamil Müştak, 13 Aralık 2007’de öldü, derin psikolojik travmalar içinde, kıvrana kıvrana. Müştak’la birlikte diğer köylülere de dışkı yediren Cafer Tayyar Çağlayan ise, aldığı 3 aylık cezanın parasını vererek serbest kaldı ve albaylığa terfi etti!
Matur, belli ki gazeteci ya da “nasihatçi” kimliği bile taşımıyor, az buluyor. Konuştuğu “ve diğer” diye tanımladığı kişilerden birinin şu sözünü çürütmeye çalışıyor: “Mutlak şiddetsizlik bir felsefe olabilir; ama biz siyaset yapıyoruz, felsefe değil”. Bu söz, aslında bütün süreci özetleyen olağanüstü açıklıkta, çarpıcı bir söz. Hatta Matur gibi bir şiirseverin de bayılması gereken bir dilsel yoğunluk taşıyor. Ancak Matur, yukarı mahalleden gelmiş üstü başı temiz çocuklar gibi azarlıyor aşağı mahalle çocuğunu. Onun sözünü çürütmek için Hindistan’a kadar gidiyor. Yazının sonuna doğru ise, başka bir siyasetçiyle tartışıyor ve o da Matur’un Sokratik dili karşısında “susuyor”, Matur onu da susturuyor.
Merkezin derin bir hoşgörüye dayanan yüce gönüllü kabulü ile sazı alan Matur’un yazılarından ibret alıyoruz gerçekten. Kürtlerin “anlam dünyası”nı, “çözüm” bulma irade ve arayışıyla kıvranan kamuoyu karşısına çıkarırken, “kendinin oryantalisti” bir yaklaşımla, en başta Kürtlerle ilgili olan sorunda söz almamızın önünü kesiyor. Zülfü Livaneli’nin Mutluluk romanında olduğu gibi; kızla oğlan sorunlarını profesörün yatında çözümleyeceklerdir! Kürtler de sorunlarını, eşiğinde bekletildikleri steril dünya efendilerinin iradesine bırakmalıdırlar. Böyle bir onursuzluk hakkı tanınıyor, buna da şükür. Ama bu, işin başka bir yönü yine de. Kürtler, şimdilik Matur’un akıl yürütmeleri karşısında biraz felsefe çalışsınlar. Buna “felsefik” yerine, “felsefî” demekle başlasalar iyi olur.

 
mr grey kullanıcısının resmi
 #

ben, şahsen, bizzat kendim...

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Kürtlerin ve Türklerin algısı
13-12-2007 Zaman

BEJAN MATUR
Dağdakilerin indirilmesi ile ilgili 'eve dönüş yasası' yeniden gündemde. Çıkarılacak yeni yasanın etkin ve verimli uygulanması merkez siyaseti nasıl etkiler, hepimizin merak konusu.

Benim asıl merak ettiğim, tüm siyasetini dağa endekslemiş ve yaratılan dağ sembolizmi ile kendisi ovada siyaset üretemez hale gelmiş DTP'nin bu yasanın uygulanmasından nasıl etkileneceği. Bu sorunun cevabını almak için DTP'nin anlam dünyasına yakından bakmakta fayda var.

DTP'nin düzenlediği 'Artık Yeter' mitinginin olduğu gün Diyarbakır'daydım. Tıpkı Batman ve Van'da olduğu gibi Diyarbakır'da da mitinge katılım beklenenin çok altındaydı. Ünlü İstasyon Meydanı'nda yüz binlerin katılması hedeflenen mitingde resmî olmayan rakam yaklaşık on binlerdeydi. Mitingin yapıldığı saatlerde oraya çok yakın Ofis semtinde ise sokaklar tıklım tıklımdı. Bir arkadaşım, gösterilerden esirgenen ilgiyi, "İnsanlar 'kimlik ve siyasal onur' gibi motiflerle meydanlara toplanmıyorlar artık. 'Artık yeter!' diye seslenilen bir miting var ve gençler ya internet kafelerde sevgilileri ile chat yapıyor ya da pastanede flört ediyorlar. Diyarbakır değişiyor. Bu gençleri hiçbir güç o meydana götüremez artık." diyerek izah etti. Evet, Diyarbakır değişiyordu. Bu değişimin vitrini olan ilçenin belediye başkanına, "Büyümekte olan inşaatların, yükselen binaların, parkların, alışveriş merkezlerinin ve bowling salonlarının tüketicisi olan bu insanlara DTP ne vaat ediyor?" diye sordum. Sorudan rahatsız olduğunu gizlemeden, projelerinin Türkiye'ye model olabilecek nitelikte olduğunu söylemekle yetindi. 'Dağdakiler indirilsin, İmralı boşaltılsın' sloganına indirgenen politikalar dışında bir önerisini duymadığımız DTP, önümüzdeki yerel seçimlere hangi argümanlarla hazırlanacak ve tabanını nasıl koruyacak, herkes için merak konusu. Gerek belediye başkanının söyledikleri, gerekse diğer görüşmelerde edindiğim izlenim, yaklaşan tehlikenin, yani hızla taban kaybettiklerinin farkında olduklarını, bunun sancılarını yaşadıklarını kanıtlar nitelikteydi. Fakat ne yazık ki DTP içinde bu değişim sinyalini doğru algılayıp, doğru yönlendirecek herhangi bir iç mekanizma üretilebilmiş değil. Bugün merkez siyaseti tıkayabilecek, partilerinin Meclis'ten dışlanmasına sebep olabilecek türden bir siyaseti devamlı var eden DTP'nin şahin kanadının anlam dünyasına, algılamasına bakmak merkez siyasetteki belki de en önemli düğümü doğru yerinden tutmak anlamına gelebilir.

Görünen şu; Diyarbakır'da bambaşka bir zihinsel algı ve bu algıya eşlik eden bambaşka bir ruh hali siyaseti var ediyor. Ankara ve İstanbul'dan bakınca asla anlaşılamayacak olan bir siyaset bu. Bambaşka değerlerin öne çıktığı ve bu değerlerin kendi iç hiyerarşisini ürettiği bir siyasî atmosferden söz ediyorum. Şiddetle bağlantısı olmayan, kendi gündelik hayatında şiddete asla tolerans göstermeyen, son derece iyi niyetli pek çok kişi, hiç farkında olmadan şiddetin bir parçası, hatta destekçisi haline gelebiliyor orada.

Diyarbakırlı pek çok insan için PKK bir sonuç. Var olan sorunun ürettiği bir sonuç. Kürtlerin hakları için silahı çözüm gören, buna zorlanan bir siyasal yapı PKK. Silah işin sadece bir yanı... Hızla çözülmesi gereken küçük bir ayrıntı... Yaklaşık iki milyon seçmeni olan, uluslararası kurumları olan siyasal bir yapılanmadan söz ediyorlar. Şiddet, sorun görünen küçük bir kısmını oluşturuyor onlar için. Üstelik Diyarbakır'dan bakınca terörün tanımı da değişiyor. Terör herhangi bir siyasal hedef gütmeden amaçsız yapılan bir şiddet onlara göre. Halbuki burada siyasal bir hedef var. Tıpkı İrlanda ve İspanya örneklerinde olduğu gibi... Konuştuğum bir DTP'li, söylediklerini temellendirmek için şunu söyledi: "Çocukları dağda olan ailelerin oyu ile partimiz Meclis'e taşındı, o insanların çocuklarına terörist dememizin bizden beklenmesi haksızlık." Çocukları dağa Kürtlük onurunu yüceltmek için çıktılar, masumların canına kastetmek için değil. Ayrıca çocukları dağda olan aileler, çözüm yaratmaları, çocuklarını dağdan indirmeleri için DTP'yi Meclis'e gönderdiklerini söylüyorlar. Parti içi hiyerarşide etkili olan değer oluşumunu anlamamız için en önemli ipuçlarını bu sözler içeriyor. Yaklaşık otuz yıldır süren bir mücadelenin hangi aşamasında kim ne bedel ödemiş, bunların hepsi hiyerarşideki rolleri belirliyor. Mesela C çıkışlılar diye bir kategori var. İmralı'nın da işaret ettiği gerek yerel yönetimlerde gerekse parti içi siyasette öncelik C (cezaevi) çıkışlılara ve çocukları dağda olan ailelere veriliyor. Yani bir kan bedeli var. Değer olarak kimin ne kadar kurban verdiği, hayatını ne ölçüde vakfettiği liyakat sisteminin temelini oluşturuyor. Öyle olunca parti içinde her ne kadar büyük değişim talepleri olsa da, bu talepler birleşip var olan bedel hiyerarşisini aşıp demokratik bir mekanizma üretemiyor. Ayrıca parti yapılanmasına hâkim olan ideoloji fazlasıyla Stalinist olduğu için bu mantığı devamlı üretiyor. Bu mantığın yani kan siyasetinin nasıl aşılabileceği sorusunu sorduğum aynı siyasetçi 'Mutlak şiddetsizlik bir felsefe olabilir; ama biz siyaset yapıyoruz, felsefe değil.' dedi. Gandi örneğini verdiğimde Ortadoğu gerçeklerinden söz etti. 'Hindistan daha mı az sorunlu bir coğrafyaydı?' dediğimde cevap vermek yerine susmayı tercih etti.

Var olan şiddeti rasyonalize etmenin terminolojisi de hazır zihinlerde. Pek çok kişi; uygulanan şiddetin masumların hayatına yöneltilen bir şiddet olduğuna inanmıyor. 'PKK, hiç çocuk öldürmedi' diyorlar mesela. Var olan ölümlerin çoğunun sebebi kontrgerilla ve korucu terörü. Öcalan, eline asla silah almadığı için saygıyı hak eden bir siyasî liderdi onlara göre. Bir örnek verelim; mesela Diyarbakır koşu yolunda bir bomba patladığında Diyarbakırlı pek çok kimsenin gözünde o bombayı derin devletin beslediği bazı güçler Kürtlere zarar vermek için koyuyor ve masum insanları katlediyorlar. Sorunu çözmek için sadece elinde silah olan teröristi değil, zemini de tanımak zorundayız. Hangi sosyolojinin nasıl düşünceler ürettiğini ve bu düşüncelerin siyasete hangi argümanlarla dahil olduğunu anlamak zorundayız. Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan'ın, 'Dağda yaşayan insanımız ülkenin en onurlu insanıdır.' cümlesinde ifade ettiği bir algı uçurumu var arada. Sorunun taraflarının gözünde nasıl algılandığına derinden bakmanın en önemli argümanlarından biri, sözü edilen onur meselesi. Milyonlarca insanı bir davanın ve onun silahlı savunucusunun peşinden koşturan kavram bu onur meselesi çünkü. Yani DTP'ye oy veren ortalama bir Kürt'ün zihin dünyasında dağda olmak özgürleşmenin, onurun simgesi. O bilinen tavırla ovada kalmış olmak, işbirliğinin değilse de iyi ihtimalle cesaretsizliğin sembolü. Kendi iç retoriklerinde bolca kullandıkları iki kavram "özgürleşmek" ve "köleleşmek" olan bir siyasal hareketin dağdakilere biçtiği özgürleşmiş, kendini geçekleştirmiş bireyinin karşısına koyduğu geride kalanlar köleleşmiş, boyun eğmiş yığınları temsil ediyorlar. Öcalan'ın defalarca yazıp söylediği gibi: 'Her Kürt ailesinden bir şehit istiyorum, Kürt tarihi kirli bir tarihtir ve bu tarih ancak kanla temizlenir. Milyonlarca Kürt'ün ölümü pahasına olsa da bu tarihin temizlenmesi gerekir.'

DTP'nin yasal ve Meclis'te grubu olan bir parti olarak dağdakiler ve İmralı'ya mesafe koyması ve kendini ayrıştırması gerekir, doğru. Ama sosyoloji bu kadar basit ayrışmaların alanı olamıyor ne yazık ki. Kamuoyunun gözünde önce silahlar susacak, terör bitecek, öyle Kürtlerin hakları konuşulacak. Kürtlerin gözünde de önce dağdakiler inecek, kan durdurulacak. Kilit yine aynı... Öyle olunca da batıdaki, dağda elinde silahla dolaşan gençleri cani diye tanımlarken, ovadaki Kürt, dağdaki gençleri özgürlük mücadelesinde bedel ödemiş, ödemekte olan olarak görüyor ve bu ödenen bedelin bir siyasal karşılığı olmalı diye düşünüyor. Yoksa onca ölüm neden yaşanmış olsun? '30.000 insan öldü. Bunların 25.000'i bizim evladımızdı. Bunun bir bedeli olmayacak mı? Bu insanlar boşuna mı öldüler, hayatları söndü?' diye soruyor bir siyasetçi. Ben 'Mantığını böyle kurarsan bu bedel psikolojisinin üreteceği tek mekanizma bedel ödemeyi devam ettirmek olacaktır.' dediğimde susuyor. Vicdanın bedeli siyasetin bedelinden yüksek geliyor belli ki...

11 Aralık 2007, Salı

 

h.zaza kullanıcısının resmi
PITIRCIQ kullanıcısının resmi
Rwdewcedfwy kullanıcısının resmi
admin kullanıcısının resmi
idcoxocdeayw kullanıcısının resmi
cwac kullanıcısının resmi
AntetuitoAl kullanıcısının resmi
Mr. Grey kullanıcısının resmi
jesannah kullanıcısının resmi
DarthAlpy kullanıcısının resmi
Jeatrioxeriog kullanıcısının resmi
Mphwcdayrx kullanıcısının resmi
burhanbalaban kullanıcısının resmi
beyaz perde e-donkişot kullanıcısının resmi
worldworld kullanıcısının resmi
Shahram Nazeri. Shirin-Shirin.      - YouTube
Ahmet Kaya - Hep Sonradan [Klip]      - YouTube
Dailymotion - hüsnü arıkan nereye uçar turnalar…