yunus nadi ödülleri roman dalında birincilik .
bu benim için ölçü değil ama arkadaşım inatla oku diyor. ismi çok güzel ama!
- admin's blog
- entry yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
yunus nadi ödülleri roman dalında birincilik .
bu benim için ölçü değil ama arkadaşım inatla oku diyor. ismi çok güzel ama!
|
sayıklama hakkınız var... |
|
Sad Violin |
|
Rolling Stones - Gimme Shelter - YouTube |
|
- Hayatına bir sürü insan girer ve çıkar. Binlercesi! Girebilsinler diye kapıyı açık tutman gereklidir. Ama bu aynı zamanda gitmelerine izin vermek de demektir.. |
|
~ |
inci aral 2006 yılında çıkan kitap hakkında radikal kitapta şunları yazmıştır;
Bir An Bin Parça, Enver Aysever'in ilk romanı. Romanın odaktaki konusu tiyatro-hayat ilişkisi. Anlatı zamanı, toplumsal ve bireysel altüst oluşların, değişim ve başkalaşımların iyiden iyiye netleştiği ve umutsuzluk boyutlarına vardığı günümüz. Mekân ise arada bir geçmişi anımsama yoluyla İzmir, Ankara, Tunceli gidiş gelişlerini saymazsak İstanbul.
Roman, ağırlıklı olarak, bir tiyatro adamı, oyun yazarı ve tiyatro tutkunu olan Ali'nin bakış açısından, ağzından anlatılıyor. Araya başka kahramanlar, kişiler de giriyor sonra, onlar da söz alıp kendilerini, kendi öykülerini anlatmaya çalışıyorlar. İzmirli, varlıklı ailesinin korunaklı kollarından sıyrılmak ve hukuk okumak için İstanbul'a gelmiş Selma (Peri), Ankaralı, solcu olduğu için başına gelmedik kalmamış bir tiyatro emekçisinin (Kara Şefik) kızı olan Seda, ikinci rollerin adamı eskilerden Kamil Şükrü, ünlü oyuncu yetmişlik Ahmet Cevdet beyle görmüş geçirmiş zarif sarışınlığıyla sahnelerin unutulmaz kraliçesi Perihan hanım, romanın belli başlı kahramanları.
Heyecana kapılıp gitmek
Yaşları, kişilikleri, konumları birbirinden farklı kahramanların tümü sahneye konulacak bir oyun dolayısıyla bir araya gelmişlerdir. Ali, daha önce oyunlarının birçok kez batmış oluşu yüzünden karamsardır. İki tiyatro heveslisi öğrenci, ülke gerçekliğinin bilincinde gençler olan Seda ile Arif, gide gele onu yazdığı yeni oyunu sahnelemeye ikna ederler. Oyununa güvenir Ali. İnanmaya başlar yazgısının değişeceğine. Zordur tiyatroyu yaşatmak, kolay olan bir günü bile yoktur bu işin ama olsun! Yeni bir heyecana kapılmak kolaydır. Yaşlanmış, karısını kaybedip yalnız kalmış büyük aktör Ahmet Cevdet bey de kayıtsız kalamaz kendisine yapılan başrol önerisine. Selma ise Seda'nın ev arkadaşı olarak gönülsüzce ve daha çok gözlemci olarak kendini işin içinde bulur. Yerin iki kat altı bir bodrumda, tiyatronun artık seyirci bulamadığı, oyunların birkaç gecede kaldırıldığı, onlar için de yeni bir yıkımın pek muhtemel olduğu bir dönemde hep birlikte umutlar yeşertir, canla başla çalışmaya başlarlar. Romanda prova sürecinde neler olduğu, ne tür bir oyunun sahneye konduğu ve kimin neyi kimi oynadığı üzerinde pek fazla durulmuyor. Bu insanların oyunun batma sürecindeki serüvenleri, görünüşlerin hâkim olduğu bir duyarsızlık evreninde ilişkilerini ve kendilerini sorgulayışları oluşturuyor anlatının eksenini. Ancak Aysever, kişilerini, kendileri, geçmişleri ve iç dünyalarıyla hesaplaşmalarında yalınkat bir biçimde ele almıyor. Onları, hayatlarına yansıyan değişimlerle ülkenin hem şimdiki durumu hem de tarihsel, politik, ekonomik süreçleri içinde konumlandırıyor. Yaşlılarla gençleri bir arada tutup romanın alt metninde o süreçte kaybedilmiş, heba edilmiş birçok iyi ve güzel şeye gönderme yapıyor. 6-7 Eylül olaylarından askeri darbelere, görkemli oyunlardan değişen, içi boşalmış, iyice ucuzlamış gösteri dünyasına, adanma ve inanılan değerler uğruna çekilen acılardan kolaycılık, kaypaklık, çıkarcılık ve bencilliğe varışlara göz atıyor. Toplumsal analizler yaparak değer yitimlerini ve buna bağlı kopuşları, bireysel tükenişleri vurguluyor.
Romanın başkişisi Ali'nin belleği; "Dile getiremediklerinin ağırlığıyla yüklü"dür. Tiyatro bir tercih değil, zorunluluktur onun için. Talihsiz, olaylarla dolu topraklar üzerinde yaşadığının bilincindedir ve ruhunun karanlık, irinli, karmaşık, arabesk bir yanı olduğunun da farkındadır. Peri'yle yakınlaştıkları bir gün, geçmişle şimdi arasında gider gelir. Tunceli'nin gergin ortamında sahnelenmiş bir oyun sırasında tanıdığı Özlem'le, Peri'yi iç içe yaşar. Ama geçmişte kalmış Özlem ne kadar sıcak ve yakınsa yanı başındaki Peri o kadar uzaktadır. Tunceli ortamının, insanlarının ve o gece orada yaşananların anlatıldığı bölüm, kitabın en ilginç, en derin ve şiirsel bölümlerinden biri.
Aslında, kendisi de tiyatroya yakın olan Enver Aysever'in içtenlikle ve yaşamışlığın önemli ayrıntılarıyla oluşturduğu benzer kimi izlenimler, romanı 'içerden' anlatımlarla inandırıcı hale getirmiş. Konuyu iyi bilmek insan malzemesini zenginleştirmiş.
Kararsızlıklar zamanı
Romandaki kişiler yaşadıkları toplumsal kültürel sarsıntı ve çözülmeler içinde şaşkın, yalnız, kıstırılmış duyuyorlar kendilerini. Özgürlük arayışlarında ise trajik durumlar sergiliyorlar ve düştükleri anlamsızlık, boşluk duygusuyla sürekli çevrelerini, aşklarını, ilişkilerini yeniden tanımlamaya çaba sarf ediyorlar. Onları kuşatan sığ, yoz anlayışlar, genel geçer kavrayış biçimleri ve çok hızlı değişen davranış modelleri içinde ne olduğunu henüz tam olarak bilmedikleri bir arayışı sürdürürken de içe kapanıyorlar. Belki de bu yüzden uyumsuz, sıkıntılı, yer yer isyankâr ve öfkeliler. Aynı zamanda da aşırı sakınımlılar. Aşklarını bile kendilerini koyuvererek, coşkulu bir biçimde yaşayamıyorlar. Hep ikircimli, kaçak, korkak tavırlar sergileyen Ali ile "hiçbir şeye şaşmayan"ı oynayan Peri arasındaki aşkın oluşum-gelişim aşamaları ayrıntılı biçimde anlatılmıyor romanda. Duygusal kaçınma ve kararsızlıkların yaşandığı bir süreç içinde her ikisi de hem kendilerinden hem de birbirlerinden bazen başkası çoğu kez de iç konuşmalar yoluyla söz ediyorlar. Duygular doğal biçimde söze dökülemiyor. "Huzursuzdu, kararsızdı belki ama daha çok çaresizdi. Ona şefkat beslemek istemediğimi hatırlıyorum. " diye düşünüyor Peri. Yırtıcı bir dişi olmaktan yana tavır alıyor. Birlikte Ali'nin evine gittikleri bir gece de yalın, içten, iki âşık gibi konuşamıyorlar. "Onu seviyordum, çok seviyordum!" diye geçiriyor içinden Ali ama bunu söylemek yerine uzun, sayfalar süren tiratlar çekiyor Peri'ye. Her ikisi de hem kendilerinin hem de ötekinin rolünü üstlenmiş konumdalar. Bütün soruları soran ve yanıtlayan yine kendileri. Ben merkezci bir görünümün ötesinde patolojik bir durum yaratıyor bu iletişimsizlik. Kendi sınırlarını tayin etmeye çalışırken bu sınırları büsbütün yitirmeye götürüyor onları. Belki de bu yüzden sevgili olmalarına rağmen tensel temasları sınırlı. Sonuçta yaşanamayan, aşk olamayan, etkisi sınırlı bir aşk girişimi olarak kalıyor aralarındaki yakınlık. Öte yandan Kamil Şükrü ile Perihan hanım arasında yıllar önce yaşanmış aşkın ince titreşimleri ve yoğunluğu bu iki yaşlı insanı hâlâ sarsıp etkilemekte. Öyle ki yaşlıların heyecanı okura da geçiyor. Aysever, gençlerin aşk konusundaki içe kapanmaları ve derinliğine yaşanamayan duygularını, içerikle yazıyı bütünleştirerek, kurulmuş yapılmış bir üslupla metne yansıtıyor ve büyük bir yoksunluğu ortaya koyuyor. Aslında genç kuşak yazarların bir çoğunda gördüğümüz bir durum bu. Yürek çarpıntılarıyla yaşanan enine boyuna aşklar yazılamıyor artık. Ya aşk tükendi, kimse kendini karşısındakine adayamaz oldu ya da genç yazarlar aşırı duygusallık sayıp küçümsüyor aşkın hiç değişmeyen ve değişmeyecek çocuksu ve yalın heyecanlarını...
Bir An Bin Parça, hayatın içinde göze kolay ilişmeyen, ya da nicedir önemsenmeyen kimi durumları, insan ilişkilerindeki kaymaları, tiyatro çevresinde her zaman yaşanan kırgınlık ve güceniklikleri akıcı, duyarlı, coşkulu bir dille aktaran başarılı bir roman. Günümüzün genç insanlarının ruh hallerini, kaçışlarını, tutunma güçlüklerine rağmen hangi sorumluluklarla boğuştuklarını etkili bir dramatik yapı, duru bir anlatım ve bütünlüklü bir kurgu içinde yansıtan en önemlisi de bütün bunları sağlam bir bakış açısıyla yorumlayan Enver Aysever ilk romanıyla roman dünyamıza umut verici bir başlangıç yapıyor ve zevkli, etkileyici bir okuma serüveni vaat ediyor.
# BİR AN BİN PARÇA
Enver Aysever, Epsilon Yayınevi, 2006, 312 sayfa, 12.5 YTL
(bkz. enver ayseven)