3 entry -
- entry yazmak için giriş yapın veya kayıt olun
|
- Hayatına bir sürü insan girer ve çıkar. Binlercesi! Girebilsinler diye kapıyı açık tutman gereklidir. Ama bu aynı zamanda gitmelerine izin vermek de demektir.. |
|
Walt Disney - Fantasia - Mickey The Sorcerer's Apprentice |
|
~ |
|
~ |
|
~ |
devlet partisinin genel başkanıdır, cumhuriyetçidir, rütbesiz askerdir, belagati her solcu gibi mükemmeldir, çok iyi demagoji yapar, eşine her seçim öncesi:''hazır ol, bu kez başbakan hanımı oluyorsun''dediğinde:''akbanka mı gidiyorsun?'' cevabını alır karşıdan.
üçün biridir monşer. sayalım, bir sayın bahçeli, iki sayın erdoğan ve üç sayın baykal. sayın monşer, ee üç eder; bu da demek oluyor ki sayın baykal üçün biridir. ve ayrıca burada kartezyen toplama yaptım monşer,şahane.
(bkz. demet demet sempati)
Namık Çınar
Deniz Baykal Kimdir
12 Mart rejimi”nin henüz ordudan atilmadigim günlerinde gencecik bir tegmendim. O siralar “hafif süvari”ydim. Daha çok “Don Kisot”tum.
Dogrucuydum. Kabina sigmaz bir “atak”tim. Yurtseverdim. Ve “masum”dum, en çok da.
Kislada benden üç yil daha kidemli “Dursun C.” isminde bir üstegmen vardi. O bölük komutaniydi, bense baska bir bölükte takim komutaniydim. Simdilerde nasildir bilmem; gevezelik yapmak, yarenlik etmek için oldukça mesafeli bir rütbe ve makam farkiydi bu, o yillarda. Ama biz ikimiz, baskalarini içine katmadan yaptigimiz “politik tartismalar”la bu askerî teamülü asabiliyorduk, bir bakima.
O, insanin kanini donduracak denli hasin irkçi söylemleriyle iflâh olmaz bir “fasist”ti. Bense ögrenme sürecinde bir “solcu”ydum.
Ögrencilikte koca bir ders yilinin hesabi, nasil sene sonunda büyük bir sinavla veriliyorsa, arazide yapilan “eylül tatbikati” da askerler için böyle bir seydir. Bir yillik egitim faaliyetinin, muhtemel bir savasa en yakin parametrelerle tüm Silahli Kuvvetler düzeyinde eylemsel olarak test edildigi bu tatbikat; köylülerin tarlalardaki hasatlarini tamamlayip, pulluklariyla topragin karnini yararak havalandirdiklari ve ilk güz yagmurlarina sunduklari eylül ayina rastlatilir ki, ürünleri zarar görmesin.
Eylül hem yagmur yüklüdür, hem hüzün yüklü. Yüztutmus, ama henüz ölmemis dogada, kuzeyin rüzgârlariyla kuytuluklara savrulan “günes renkli yapraklar”dan, birbirine sokularak “agaçlarin altin kuleleri”ne tüneyen suskun kus kümelerinden, küçük dere yataklarindaki “rengi erguvana çalan” su birikintilerinden; eger çikarsayabilecek duyargalariniz varsa, siirsel tatlar da alabilirsiniz, hem yagmur hem hüzün saganagi altindayken.
Kulaklarinizin ve burnunuzun kikirdagini isiran ayazin içinize de erismeye yeltendigi sirilsiklam parkanizla ve yagli yapiskan çamurun bir “hedik” gibi tutunup birakmadigi botlarinizla, giderek prangaya dönüsen teçhizat ve silahinizla, “bu tepe ile su tepe imtidadi hattini isgal tahkim ve savunurken” askerlik hoyratliktir, ama siz yine de inceltebilirsiniz onu dilerseniz; derinliklerinizden muhayyilenizden çekip çikarabileceginiz, tam da deli-gençlik sevdalarinizi kanirtan ve alip sizi buralardan kaçiran imbikli bir ask sarkisini dilinize dolayarak, meselâ.
Iste böylesi bir eylül tatbikatinin onca yorgunlukla bittigi günün gecesi, tümenin “gözlemci ve denetçi heyeti”nin de konuk edildigi büyük bir arazi çadirinda, alayin tüm subay ve astsubaylari, müzisyen erlerin çaldigi orkestra esliginde hep birlikte sarkilar türküler söyleyerek, hafif çakirkeyf ve neseli, bir “son aksam yemegi” sofrasindaydik. Sira bireysel becerilere gelince, benim de siir okumami istediler. Tuttum, bir “Nâzim Hikmet” siiri okudum, ben de:
“Kalbimizin ensesinde kivrilan yagli uzun saçlarimiz yok/ Güle bülbüle aya mehtaba falan filan karnimiz tok/ Ve simdilik gönül meselelerine vermiyoruz metelik/ Sen bize hiç korkmadan emanet et karini/ Biz Promete’nin çigliklarini doldurup pipomuza/ Kaba kiyim tütün gibi içiyoruz/ Yangin kulelerinde verip omuz omuza/ Ufuklarda parildayan gözleri seçiyoruz.”
Bitirdim bitirmedim ki, birden: “Vatan hainlerinin siirlerini dinlemek istemiyoruz!..” nidasiyla girtlagi yirtan bir “na’ra” sarsaladi çadiri. O lâhza buz kesti her sey. Ve herkes dondu kaldi. Ne oldugunu anlamaya çalisan birkaç kisinin aralarindaki “Nâzim’in siiriymis meger” fisiltilari bile sessizligi delmeye yetmemisti.
Sismis ve kararmis sakaklarindaki sonsuz öfkesiyle, kani çekilmis salyali dudaklarini belli belirsiz titreterek, sik soluklarla sanki nöbete girmis de, yuvalarindan firlamis korkunç gözleriyle düsmanini hedefler gibi beni isaret eden Üstegmen Dursun C. idi, bu vahsetle patlayan. Sohbetlerimizdeyken dürüstçe ve içtenlikle açtigim yüregimi simdi saptirarak zora sokan, firsatçi ve kalles, kalibinin adami olmayan çig bir gölgeydi artik, karsimda dikili duran.
Gergin sessizligi bozan, bu yaptigina daha sonra bin kere pisman edilecek olan Yüzbasi Yüzer K. oldu: “Yahu, üstegmen Dursun C.!” dedi, ona seslenerek. “Tegmen Çinar’in okudugu siiri madem begenmedin; ters yüz edelim o halde, ne dersin?”: “Biz saçi yaglilar/ Gülle bülbülle ayla mehtapla hasir nesiriz/ Ve aklimiz fikrimiz hep oramizda/ Sen sakin ola emanet etme bize karini/ Biz afyon kokulu izbeliklerde/ devirip popomuzu doldurup pipomuzu/ Gogo çekiyoruz/ Meyhanelerde verip omuz omuza/ Berduslari ölgün bitkin gözlerinden öpüyoruz.” “Nasil, begendin mi simdi, Dursun?” dedi, Yüzbasi Yüzer K.
Bütün bunlar birkaç dakika içinde olmus, bitmis ve alay komutani da yemege son vererek, çadiri dagitmisti sonunda.
Benim içinse bu olay, “ordudan atilmama mesnet teskil edecek bir done daha husûle getirmis”, -bir önceki görevi Seferberlik Tetkik Kurulu’nu Özel Harp Dairesi’ne dönüstürmek olan derin devletin “kurucu babalari”ndantümen komutani Tümgeneral Cihat Akyol’un “kizil da degil, kipkizil bir komünist” olduguma dair kanaat getirecegi “saglam bir karine”ye (!) dönüsmüstü.
Üstegmen Dursun C. ile bir daha hiç karsilasmadim. Ama sonradan ögrendigime göre, siyasal egilimlerine yeterli bulmamis olacak ki, isminin önüne mahkeme karariyla “Hakan” ekleterek, adini “Hakan Dursun C.” yapmisti.
Yillar sonra Necmettin Erbakan, yükselen bir çizgide oldugu 1997 martinda, ordudan emekli olmus çok sayida subayi, TV’lerin de verdigi bir törenle partisinin saflarina katiyordu.
O’ndan çok kisa bir süre sonra “sen yaparsin da ben yapamaz miyim?” diyen Deniz Baykal’in bir baska grup emekli subayi, yine TV’lerin de yansittigi bir törenle, bu kez, CHP saflarina kattigini izliyordum haberlerde. Deniz Baykal, bu toplu katilimdaki her sahsin yakasina parti rozetini bizzat takiyor ve yanaklarindan öperek, elini muhabbetle sikiyorken, spiker de anons ediyordu: “CHP saflarina katilanlardan emekli piyade kidemli Albay “Hakan Dursun C.” cumhuriyet ve laiklik mücadelesini artik bu çati altinda...”
Dondum kaldim. Ayakuçlarimdan saçimin tellerine dogru yürüyen bir dalga bedenimi sarsarak geçti. Bogazima kocaman bir yumruk takilmis, yutkunmama engel oluyordu.
Gözlerim bugulandi. Burnumun diregi sizliyordu. Birden hiçkirarak bosandim. Gözyaslarim yanaklarima dökülmeden önce, asidiyle gözkapaklarimi yakiyordu. Hiçbir sey düsünemiyordum. Beynimin içinde, yillar öncesinde kulaklarimda patlayan “vatan hainlerinin siirlerini dinlemek istemiyoruz” narasi vardi sadece.
Ben “12 Mart rejimi”nde, o çadirda ve sonraki akil almaz mücadele süreçlerinde degil, ama yillar sonra o gün o televizyon karsisinda, “Deniz Baykal’la Hakan Dursun C’nin”, o hiç unutamayacagim “karsilikli ve uyumlu siritislariyla” sendeliyordum.
Ve ben simdi diyorum ki, Hakan Dursun C’ler gibi oportünistler siyasal yasamimizda “bir virgül bile degil, bir vesile”yken; artik CHP’liler akillarini baslarina toplayarak, türbanlilari magdur ederken çarsaflilara rozet takan, sözde laiklik sampiyonlugunun yani sira Cübbeli Ahmet Hocalara “geçmis olsun” dilekleri de sunan Deniz Baykallarin, asil kim olduklarini ve ne yapmak istediklerini gerçekten sorgulamalidirlar. Bu ülkenin demokratiklesmesinin önündeki en büyük “takoz”dan siyasal olarak kurtulduklarinda ve hepimizi kurtardiklarinda, CHP’liler asil dolu dolu bir “geçmis olsun”u ilkin benden duyacaklardir. cinarnamik@hotmail.com
taraf gazetesi