şimdi görüntülenenler

Ekmek Partisi


10 entry -

admin kullanıcısının resmi
 #

(bkz. siyahi dergisi sayı 1)
EKMEK PARTİSİ
Bülent Usta
béja su

Ördeğin biri bara girer ve barmene sorar:

-"Ekmek var mı?"

-"Yok..."

-"Ekmek var mı?"

-"Yok..."

-"Ekmek var mı?"

-"Yok!"

-"Ekmek var mı?"

-"Yok kardeşim!"

-"Ekmek var mı?"

-"Eğer bir daha bunu sorarsan seni duvara çivilerim!"

-"Çivi var mı?"

-"Yok!"

-"Ekmek var mı?"

(Bu yazıda ekmek de var çivi de...)

 
admin kullanıcısının resmi
 #

ekmek partisi

Türkiye’de kurulu olmayan, hatta varolmayan ama siyasi yapıyı düzenleyen, yemek ve siyaset ilişkisini apaçık ifşa eden bir parti var: Ekmek Partisi. Ne tabelası, ne başkanı, ne de tüzüğü var bu partinin. Ama Türkiye’de birçok kişi ile siyaset ve siyasi partiler hakkında konuşursanız size bu partinin ismini vereceklerdir. Neden süt ya da başka bir yiyecek maddesi değil de ekmek? Sanırım aynı mantıkla bu partinin adı Çin’de Pirinç Partisi, İrlanda’da Patates Partisi ya da Meksika’da Mısır Partisi olabilirdi. Necmi Erdoğan’ın editörlüğünde hazırlanmış “Yoksulluk Halleri” adlı kitaptan (1) bir yoksulla yapılmış söyleşiden bir parça:
........
-“Sen hangi partiye oy veriyorsun?”
-“Ben? Ekmek partisine oy veriyorum. Ben hep Ekmek Partisi’ne çalışmışım.”
-“O zaman iktidara kim geldiyse ona verdin.”
-“Hayır”.
-“Ekmek partisi odur, bir başkası değil yani.”
-“Yok, benim ekmek partisi ayrı. Ekmek partisi neredeyse... şimdi, ben o kadar çalıştım, hiç kimseden ne fayda oldu, ne bir aydınlık oldu, ne bir ferah huzur oldu. Bunu siz benden bin kat daha iyi biliyorsunuz.”
.......
Bu röportajın diyaloglarında görüldüğü gibi, Ekmek Partisi taraftarları üç farklı amaç için bu partinin ismini zikrediyor çoğunlukla. Birinci ve en önemli amaç, güvensizlik ve korku. Karşısındaki insanın oy verdiği partiyi öğrenme nedenini anlamaya çalışıyor önce. İkinci amaç, gerçekten de röportajı yapan kişinin de dediği gibi, iktidara gelecek olan partiye, yani kazanacak olan ata oynamak. Böylelikle iktidardan faydalanma yolunu açık tutabilecek. Üçüncü amaç ise, siyasetle ilgilenmediğini, işine gücüne baktığını, siyasetle ilgilenmenin boş iş olduğunu, siyasete ve siyasetçilere güvenmediğini anlatmak. Gerçekten de Türkiye’de yaşayanların çok büyük kısmı Ekmek Partisi taraftarı. Siyasete ve siyasetçilere güvenin azaldığı, apolitikleşmenin devlet ve şirketlerin yayın organı gazete ve televizyonlarca yaygınlaştırıldığı, muhalif siyasi oluşumların öyle ya da böyle yeşerecek toprak bulmak da zorlandığı böyle bir zamanda Ekmek Partisinin taraftarlarının artması şaşırtıcı değil.

“ekmek olmasa sen de ben de olmazdık”

Anadolu’da bir köyde üniversite için alan araştırması yaparken, köylülerle tek tek mülakat yaparak onların davranış ve tutumlarından anlamlar çıkarmaya çalışıyorduk. Yaşlı bir keçi çobanı olan Hüseyin Amca ile mülakat yapmak için dağa çıkmıştım bir gün. Yanında küçük bir radyosu vardı ve keçilerin peşinden giderken bir yandan da radyosunu dinliyordu. Sohbet ederken askerlik dışında hiç köyden çıkmadığını söyleyen bu adam, ülke meselelerini, İstanbul’da o günlerde yaşanan bir bombalama olayının ayrıntılarını, futbol ligindeki çekişmeleri ve hakem hataları dahil her şeyi biliyordu. Sanki İstanbul’dan ben değil de o gelmişti. Ben İstanbul valisinin adını bilmezken, adam valinin icraatlarını eleştiren görüşler beyan ediyordu. Güzel güzel sohbet ederken bir ara hangi partiye oy verdiğini sordum. “Ekmek partisi” dedi. Bense onun bilgi birikiminden şaşkına dönmüş bir halde Ekmek Partisini Emek Partisi anladım ve tam bunu konuşacakken Hüseyin Amca elini ağzına götürerek “emek değil Ekmek Partisi” dedi. “Hani şu yediğimiz ekmek var ya, işte o”. “Neden peki Hüseyin Amca” diye sormuştum. “Evlat, diğer tüm partiler de aslında bu Ekmek Partisinden çıkmıştır. Yani tüm partilerin anası Ekmek Partisidir. Politika ne için vardır, söyleyeyim sana, karın doyurmak için. Mesela şu sağ sol kavgaları ne diye var. Birileri aç birileri tok olduğu için. Herkes tok olsa siyasete gerek kalır mıydı sanıyorsun. Öyle ekmek deyip geçme sakın. Ekmek nimettir. Ekmek olmasa sen de ben de olmazdık.”

ekmeğin sırrı ne

Ekmek siyasettir. Ekmek davası, siyasi mücadeleler tarihidir aynı zamanda. Ezilenlerin mücadele simgesi olarak görüldüğü gibi, egemenlerin (örneğin Roma) güç ve iktidar simgesi olmuştur ekmek. Birçok din (özellikle tanrısı tek olanlar) ekmek simgesini kendi inanç sistemlerine dahil ederek etkisinden faydalanmak istemişlerdir. Hıristiyanlıkta İsa’dır ekmek. Hatta İsa, İbranice “ekmek evi” denilen Beytüllahm’de bir samanlıkta doğmuştur. Musevilikte mayasız ekmek ve tuz şekillendirmiştir birçok ibadet biçimlerini. İslam ise nimet yapmıştır ekmeği ve tüm kutsallık ayrıcalıklarını sunmuştur bu yiyecek maddesine. Mesela Cebrail öğretmiştir ekmek yapmayı Adem’e ve fırıncılar tarafından pir olarak kabul edilmiştir Adem. Ölümsüzlük simgesi olmuştur birçok inançta ekmek. Hatta ‘ölümsüzlük ekmeği’nden bahseden destan ve masallar vardır pek çok. Gılgamış da birçok ölümlü gibi ölümsüzlüğü istemiş, bunun için tanrıların önünde sınavdan geçirilmemiş miydi? Utnapiştim (Sümer kahramanı), Gılgamış’ı uyanık tutmak için yedi kutsal ekmek yapmış ama uyumasını engelleyememişti. Peki ekmek bu simgesel gücünü nereden alıyordu? Ekmeğin sırrı ne?

çeşit çeşit ekmek

Ekmek, uygun ölçülerde un, su ve tuz olan bir karışımın yoğrulup mayayla kabartıldıktan sonra pişirilmesiyle elde edilen yiyecektir. (2) Kullanılan un çeşidine, maya çeşidine, pişirilme usulüne ve katkı maddesine göre o kadar çok çeşidi vardır ki, neredeyse her kültüre özgü, o kültürün yaşam biçimi ve alışkanlıklarına göre şekil almıştır. Fransızların baston ekmeği (baguette) vardır örneğin. İsveçliler, yaşam koşullarından ötürü yüksek toprakların tahılı çavdardan yaptıkları ekmekleriyle tanınırlar. Hintliler, darı unundan yaptıkları hypati ile beslenirler. Bir mısır ülkesi olan Meksika’da mısır unundan yapılma meşhur tortilla ekmeği vardır ki kendi ulusal kimlikleriyle özdeşleşmiştir adeta. Bir Afrikalı da kinoa tohumlarını öğütüp yapar ekmeğini. Anadolu’da yaşayan birisi içinse ekmekten ve ekmek çeşidinden bol ne vardır ki, pide mi istersin, somun mu istersin, yoksa katığını yufka ekmeğine dürüp mü yemek istersin. Boşuna değil uygarlıkların ve dolayısıyla ekmeğin anavatanı diye Anadolu’yu çağırmaları. Ekmeğin çeşidine bakarak, kültürün çeşitliliğine, uygarlıkların izledikleri yolları, geçirdikleri evrimleri görebiliriz. Mesela yufka ekmeğini ele alalım. Yufka, Orta Asya’dan inmiştir Anadolu’ya, göçebe toplumun peşisıra. Mayasız bir ekmek çeşididir ve hem pişirilmesi hem de saklanması göçebelerin yaşambiçimine uygundur. Pişirilmesi sacda olduğu için, iki taşın üzerine koyduğun sacı ateşle ısıtman ve incecik açılmış yufkayı sacın üzerine sermen yeterlidir. Sonrasında kısa bir süre içerisinde kurur yufka ve bir de hava almayacak şekilde sararsan artık uzun süre bozulmadan, bayatlamadan kullanabilirsin. Yemekten evvel sadece yapman gereken elini bir su kabı içine daldırıp yufkanın üzerine az az su serpmendir. Yufka o suyu emerek yumuşar ve yenilecek bir kıvama gelir. Bugün Anadolu’nun birçok yerinde bu ekmek çeşidi hâlâ varlığını korumaktadır. Özellikle Yörükler ve Türkmenler yufka ekmeği ile beslenirler çoğunlukla.

uygarlık ekmekle başlar

Aslında ekmeğin tarihi uygarlığın da tarihidir aynı zamanda. İnsanların yaşayış biçimleri belki de en çok beslenme biçimlerine göre şekil alır. Üreme ve beslenme, tüm canlıların hedefi olan türün devamlılığı için en temel iki unsurdur. İnsanlar da önce avcı-toplayıcı yaşam biçimine uygun olarak avlanarak ve keşfedebildikleri ölçüde bitki ve meyveleri toplayarak beslenmiştir. Ama ne var ki iklim gibi doğal şartlar ve nüfus artışı gibi sosyal nedenlerden dolayı yaklaşık M.Ö. 7500-8000 yıllarında neolitik devre girerek yerleşik hayatın şartlarına uyum sağlamaya çalışmışlardır. Neolitik devir, yani insanların doğa üzerindeki belirgin hakimiyetinin başlaması ve yerleşik hayata geçiş her bölgede aynı zaman diliminde başlamamıştır. Toprağın verimliliği, su kaynaklarına uzak olup olmamak, nüfus artışı ya da diğer kabilelerle savaş halinde olup olmamak insanların yerleşik hayata önce ya da sonra geçmesinde önemli bir etken olmuştur. Mesela M.Ö. 8000’lerden çok daha önce Doğu Türkistan, Mısır ve Mezopotamya’da toprağın sürüldüğüne, buğdayın ekildiğine ve tahılların taşla öğütüldüğüne dair yeterli arkeolojik buluntular vardır. (3)

ekmek uygarlıkla başlar

Peki neden ekmeğin tarihi uygarlığın tarihidir aynı zamanda? Şu an ki elimizdeki verilere baktığımızda eğer buğday bir besin maddesi olarak keşfedilmeseydi ve buğdaydan ekmek gibi bir ürün elde edilmeseydi insanlık o kadar da kolay yerleşik hayata geçemeyecekti. İlk yerleşik hayata geçilen yerlerde, mesela Çayırönü (M.Ö. 7000), Hacılar (6750-6500), Çatalhöyük (M.Ö. 6800-5700) kazılarında bulunan kömürleşmiş buğday taneleri, hayvan boynuzu ve taşla yapılmış oraklar, öğütme taşları ve hububat saklama çukurları, insanların ekmek olmaksızın yerleşik hayata geçmelerinin olanaksız olduğunun kanıtlarıdır.

Önce yabani olarak yetişen buğdayın ancak M.Ö. 4500’lerde bildiğimiz anlamda buğdaya evrildiğini ve böylelikle başaktaki tane sayısının artarak verimliliğin yükseldiğini, aynı zamanda doğal şartlara daha dayanıklı buğday üretiminin artmasıyla uygarlıkların belirgin biçimde yükselişe geçtiği görülmektedir. Uygarlık geliştikçe buğday üretme, hasat, buğdayı saklama, öğütme ve pişirme teknikleri de gelişmiştir. Çömlekçiliğin gelişmesi bile ekmek üretiminin dayatmasıyla olmuştur. Gerçekten de ekmek olmasaydı uygarlığın hâli ne olurdu acaba?

 
admin kullanıcısının resmi
 #

ekmekle büyüyen uygarlıklar

Aslında ekmeğin yapım aşamalarına bakıp ekmeğin ve uygarlığın oluşum serüvenini daha iyi kavrayabiliriz? Yani uygarlığı bir ekmeğe benzetip, onu yoğurup, şekil verip fırına vereceğiz.
Ekmek yapmak için önce un gerek, un için de buğday, arpa, çavdar gibi bir tahıl ürününün yetişmesi ve onun toplanması gerekmektedir. Ardından buğdayın una dönüştürülmesi ve pişirilmesi için gerekli bilgi ve teknolojinin gelişmesi ve tüm bu değişimlere ve buğdayın saklanması ve ekmeğin dağıtılması gibi meselelere toplumsal organizasyonun yanıt verecek düzeye gelmesi beklenir. Ve tüm bu değişim ve yönelimler uygarlığın da gelişmesinde ve yönelimlerinde birebir etkili olacaktır.

buğday

İnsanların avcı-toplayıcı olarak yaşadığı dönemlerde tohum yediklerini biliyoruz. Deneme yanılma yöntemiyle bizim bilim olarak değil de birey olarak bilemeyeceğimiz sayıda otun bilgisine sahip olduklarını, günümüzde özellikle Afrika’daki kabile hayatlarının araştırılmasından biliyoruz. Bir çocuğun binlerce sayıdaki otu, rengiyle, kokusuyla, tadıyla birbirinden ayırabildiğini ve botanikçilerin bu bilgi karşısında şaşkınlık geçirdiği kaynaklarda var. Tabii o zamanlar buğday, yabani olarak dağda bayırda yetişmekteydi ve tanelerini rüzgarın savurmasıyla dökmekteydi. Zamanla insanlar bu tohumları buğdayın başaklarını silkeleyerek dökmeye başladılar. Ama insanlar bu tohumları tüketirken, dişlerine zarar verme ya da sindirme gibi sorunlar yaşadıkları için, onları su ve ateş gibi araçlarla değişime uğratmak istemişler ve kısmen de başarılı olmuşlardı. Önceleri tohumları pişirdikleri etin üzerine döküyorlardı. Sonra taş aletlerin kullanılması yaygınlaştıkça, buğdayın tanelerini taşla kırmayı, öğütmeyi öğrendiler. Böylelikle çiğnemek ve sindirmek kolaylaşmış, ama bu sayede buğdaya olan bağımlılık artmaya başlamıştı. Çünkü buğday çok geniş bir alanda ve çok bol yetişiyordu. Karın da doyurduğu için daha zahmetli yiyecek bulma çalışmalarından uzaklaşıyorlardı. Yerleşik hayata geçtikçe buğdayın kendiliğinden yetişmesi yetmeyecekti insanlara. Çünkü nüfus artıyor, buğdaya olan ihtiyaçlarını doğal ortamdan karşılayamıyorlardı. Ve ilk olarak buğdayı kendileri ekmeye başladı. Bu noktada neolitik dönemin müthiş icadı, sanayi çağının buhar makinası kadar önemli bir icat olan saban ortaya çıkmıştır. İlk yerleşik hayat örneklerinin görüldüğü Mezopotamya’da Sümerlerin bu icadı kullandığına dair birçok delil vardır. (4) Saban gerçekten de uygarlığın ortaya çıkmasında hızlandırıcı bir etkide bulunmuştur. Önceleri insanlar kendileri koşmuş sabana. Sonra köleler bulmuşlar tarlayı sabanla sürecek. Olmamış, daha güçlü, toprağı daha derin sürecek bir şey aramışlar ve hayvancılığın da gelişmesine paralel olarak boğayı düşünmüşler. Ama boğalar çok huysuz ve zaman zaman tehlikeli de oluyormuş. Bu sefer boğayı kısırlaştırarak, gücünü sadece tarlada kullanmak istemişler ve öküz, bir dönemin, hatta etkileri günümüze kadar uzanan çok önemli bir miti, uygarlığın sabanla birlikte önemli bir simgesi olmuştur. Anadolu’da traktörler böylesine hızlı yayılana kadar öküz, bir çiftçinin her şeyiydi. Öküzü ölse kendisi de açlıktan ölebilirdi. Toprağı deştik, tohumu ektik. Peki hangi tohumu ekeceğiz? Yabani tohum az ürün veriyor hem de doğa şartlarına istenildiği gibi uyum sağlayamıyor. Bugünkü tüketilen buğdayın oluşması için insanlar binlerce yıl tohum üzerinde doğal seleksiyona gitmiş, daha iyi randıman veren buğdayı eke eke M.Ö. 4500-4000 yılında ancak istediği rekolteye ulaşmıştır. Peki bu buğdayın toplanması gerekiyor. Rüzgarla olacak iş değil. Orakı icat etmişler bu sefer. Orakla biçtikleri buğdayın tanelerini kendileri, samanını ise hayvanlarına yedirmişler. Peki neden buğday, arpa ve çavdar gibi diğer tahıl ürünlerine baskın çıkmıştır. Çünkü arpa kıraç toprakların, çavdar da yüksek toprakların bitkisiydi ve hem verimi hem de tadı buğdayın sahip olduğu özellikleri taşımıyordu. Hem arpa ve darı, ekmek yapımında sahip oldukları kimyasal özelliklerden dolayı mayalanmaya yeterince karşılık vermiyordu. (5)

değirmen

Toplanan buğday rüzgarda savrulduktan sonra, ve ardından taşla kabuğundan ayrıldıktan sonra öğütülmesi işi bir dert olmuştur. Tarımda oldukça ilerlemiş Hititlerin kullandığı el taşları, bu konudaki ilk gelişmiş teknoloji ürünlerdir. Önceleri dibek taşı denilen içi çukur bir taşın içinde tokmak aracılığıyla dövülerek un hâline getirilmiş ardından birçok teknolojik gelişmenin ardından bugün bildiğimiz ilk değirmen teknolojisini, sırtını tamamen buğdaya dayamış Roma uygarlığı geliştirmiştir. Romalılardan evvel sabit taş üzerine konulan buğday, başka bir taşın ileri geri hareket ederek sürtünmesi ile una dönüştürülüyordu. Romalılar, dönen iki taşın arasına buğdayı dökerek teknolojik bir devrim yaratmış ve ihtiyacı olan unu çok kısa bir sürede ve daha az güç sarfederek elde etmeye başlamışlardır. Böyle bir uygulama, su, rüzgar ya da katır gibi hayvan gücünün rahatça kullanılmasına da kolaylık sağlıyordu.

ocak

Un haline gelmiş buğdayın pişirilmesi için de uygarlıkların gelişim evrelerine uygun olarak belli aşamalardan geçilmiştir. Toprağa kazılan çukurun içine çakıl taşları dizilip üstünde ateş yakılmış önceleri. Kızarmış bu taşların üstüne de hamur konulmuş ve öyle pişirilmiş. Kilin içine gömmekten, sac da pişirmeye kadar çok çeşitli teknikler geliştirilmiş. Önceleri herkes kendi ekmeğini kendisi yaparken, hem maaliyeti düşürmek hem de işbölümünden faydalanmak için ortak kullanıma açık ocaklar yapmışlar. Günümüzde Anadolu’daki köylerin bazılarında bu ocaklardan bulunmaya ve kullanılmaya devam etmektedir. Haftalık ya da aylık olarak köyün kadınları unlarını alıp bu ocağın yanına gelir, bir şenlik havasında sabahtan akşama kadar birlikte ekmek yaparlar ve herkes getirdiği ununa göre ekmeğini alıp evine gider. Bu arada kendi aralarında sorunlarını tartışır, dedikodu türünde de olsa iletişim ihtiyaçlarını giderirler. İlk olarak fırınların gözükmesi Babil’de mümkün olmuştur. Çok sonra Roma döneminde ise ilk organize devlet fırınları oluşturulmuş ve fırıncılar diye bir meslek ortaya çıkmıştır.

maya

Ekmek yapımında bir diğer önemli buluş da mayanın keşfidir. Maya, Farsça öz manasına gelmektedir. Maya ile ilgili ilk olarak Sümerlerin mi yoksa Mısırlıların mı kullandıklarına yönelik tartışmalar sürmektedir. Ama eldeki veriler yanyana getirilince Mısır’ın bunu başarması için nedenleri çok gözüküyor. Birinci ve en önemli neden Mısır’da yetişen buğdayın mayaya en kolay yanıt veren buğday türü olması. Ayrıca Nil nehrinin ciddi bir biçimde doğal olarak mayayı içinde barındırıyor olması da önemli. (6) Önceleri arpa suyundan elde edilen biradan faydalanılmış maya olarak. Un hamur hâline getirilirken su yerine bira kullanılmış. Ama ekmeğin tadı biraz acı ve kolayca bayatlıyor oluşu, ekşi ekmekle üretilen maya çeşidine yöneltmiş insanları. Mısır da ilk olarak mayalı ekmek üretildiğinde bu beyaz ve yumuşak ekmeğe saray ekmeği deniliyormuş. Sadece saray ve çevresi bu ekmeği tüketirmiş. Günümüzde de benzer bir beyaz ekmek takıntısı sürmekte, hatta sağlığımızı bile tehdit edecek şekilde kimyasal alaşımlarla (mesela hidrojen peroksit) bu gerçekleşmektedir.

ambar çıktı eşitlik bozuldu

Buğday üretimi ve ekmek yapımı sadece insanların beslenme alışkanlıklarını mı değiştirmiştir? Elbette tüm toplumsal yapı da içine bu besin maddesini de alarak büyük bir değişime yönelmiştir. Çünkü yerleşik hayata geçtikten sonra tarım ve hayvancılık, günlük olarak tüketilenden daha fazla besin maddesinin üretimine neden olmuştur. Topluluğun yaşamını sürdürebilmesi için kıtlık gibi doğal şartlarla yerleşik hayatın özelliklerine uygun olarak mücadele etmek gerekmektedir ve bu da ancak tüketilenden daha fazla üreterek ve bu ürünleri saklayıp uygun şartlar altında kullanarak mümkün olabilir. Buğday, saklama koşullarına uygun en önemli tarım ürünlerinden birisidir. Kuru bir yerde saklanması, buğdayın her mevsim kullanılabilmesi için yeterlidir. Ama buğdayın saklandığı yerin kuru olması dışında güvenli de olması gerekir ki, toplumsal yapıya en önemli etkisi de bu alanda olmaktadır. Çünkü ambarın güvenliği meselesi, silahlı bir organizasyonu ve silahlı organizasyonun oluşumu da bey’in hakimiyetini pekiştirmiştir. Hem sadece beslenme sorunu yaşayan başka kabilelerin ambara saldırması söz konusu değildir. Bir de kendi topluluğunun üyelerinden de ambarın korunması, ambardaki yiyeceğin eşit olarak paylaşılabilmesidir söz konusu olan. Nerden nereye... Güzel güzel ekmekten bahsederken hiyerarşik toplumsal örgütlenmelerin doğuşuna kadar geldik. Eğer insanların beslenme sorunları, yani hayatta kalma sorunları olmasaydı siyasete de gerek kalmazdı belki.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

hayatta kalmak

Ne kadar buğdayın varsa uygarlık sahnesinde o kadar varsın. Buğdayın yoksa ya başka buğday sahiplerine saldırıyor ya da yok oluyorsun. İnsanların açlıktan ölme gibi sorunları olmasaydı, egemenlerin insanları köle olarak kullanmaları epey zor olurdu. Çünkü insanlar öncelikle yaşamak yani hayatta kalmak için çalışıyorlar. Marksistlerin hani şu çok sık tekrarladıkları ve kendilerince işçi sınıfını tanımladıkları, Nazım’ın dizelerinde de yer almış meşhur “zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayanlar” lafının geçmişte olduğu gibi bugün de geçerliliği olmadığını tarihin akışı defalarca göstermiştir. İşçi sınıfına bu şekilde bakıp politika ve teori üretmek insanı büyük yanılgılara ve felaketlere götürür. Hatta Irak’ta ya da başka bir yerde insanların sömürücülerin ekmek dağıttığı kamyonların önünde birbirlerini çiğneyerek ekmek almaya çalışmalarını aşağılamak ve onları onursuzlukla suçlamak en büyük ahmaklıktır bence. Genelde de bu tavrı gösterenler açlığı ciddi anlamda yaşamamış, sadece kendi açlığını değil, çocuğunun ya da bir yakınının aç olmasının derdini yeterince duyumsamamış bir kişi olmalıdır. Elbette Türkiye’de ya da İrlanda’da ölüm oruçlarıyla destanlar yaratmış politik kişiler ve kahramanlar vardır. Ama aynı özveriyi herkesten beklemenin doğru olmadığı çok açık. Kierkegaard ve Vaneigem genelde insanların ne olursa olsun hayatta kalma çabasını bir hastalık, özellikle Vaneigem ‘hayatta kalma’nın iktidarlar tarafından kullanılan bir araç olduğundan bahsediyor.(7) Gerçekten de bu hayatta kalma çabası bir hastalık mıdır yoksa insan ve dolayısıyla biyolojik bir varlık olarak insanın ontolojik ya da politik bir dönüşüm gerçekleştirmediği sürece elinde olmadığı bir davranış biçimi midir? Benim görüşüm hastalık olmadığı yönünde. Toplama kampı gibi yerlerde bile direnerek ölme ya da intihar etme oranının, hayatta kalma çabası içindeki insanlara oranla düşük olması da insan türünün bu özelliğini ortaya koyuyor. Bunca büyük savaş, kıtlık, salgın hastalıklar, doğal felaketlere insan türünün böylesine dayanıklılık göstermesinin başka türlü açıklaması da olamaz. Tüm bu felaketlere karşı insanın en önemli destekçisi de, yani hayatta kalma mücadelesinin en önemli aracı da ekmek olmuştur. Deprem ya da savaş gibi tehlikelerde insanlar öncelikle un, yağ ve şekere üşüşürler. Hayatta kalma mücadelesine dair bir başka manzara da gururuna düşkün olan Türkiye’deki insanların bedava ekmek dağıtma girişimleri sırasındaki verdikleri görüntülerde de gözükmektedir. Mesela hemen hemen her Ramazan ayında Türkiye’de hayır sahipleri yoksul mahallelere getirdikleri bir kamyon ekmeği, teker teker kamyonun kasasından kalabalığın üstüne atar ve insanlar ekmeği kapmak için birbirlerini çiğnerler. Bu gerçekten de bazı insanları korkutur, bazılarını da üzüntüye sokar. Korkanlar bu vahşileşmiş insanların bir gün kendi dükkanlarına da aynı coşkuyla saldıracaklarına dair bir ürküntü duyanlardır. Bunların bir kısmı da bu hayvanlaşmış, gururunu çiğnemiş insanları küçümser ve erdeme davet ederler. Çünkü bizler Kurtuluş Savaşı’nda dahi yurdumuzu işgal etmeye gelen düşman askerleriyle ekmeğimizi paylaşacak kadar yüce gönüllü insanlarızdır. Bu yüce gönüllü oluşumuz Cumhuriyet zamanında da sürmüş, köyümüze gelen kolluk görevlilerine ya da memurlara aşımızı ekmeğimizi vermiş ve ne kadar misafirperver olduğumuza yönelik anılarla büyütülmüş, sömürgecilerden de bol bol iltifat görmüşüzdür. Ekmeğimizi alabilirsiniz ama namusumuzu asla. Ama kazın ayağı öyle değil artık. Misafirperverlik göçebe toplumlara özgü bir davranış şeklidir. Empati yeteneği gelişmiş, mülkiyet duygusu keskinleşmemiş ve dayanışarak yaşamaya alışmış toplumlar elbette misafirperverdir. Asya’ya yapılan ziyaretlerin tümünde bilim adamları gördükleri hürmet konusunda hayretlerini uzun uzun yazmışlardır. Ama artık göçebe bir toplum değiliz ve misafirperverliğimiz de modernleştikçe azalacak. Ekmek dağıtmayla ilgili olarak televizyonda haber verilirken yapılan yorumlar da ilginçtir: ‘bedava ekmek için halk birbirini çiğnedi’; ‘hayırsever ekmek dağıttığına pişman oldu’; ‘bölge insanı yaşanan bu manzaradan rahatsız olup, ekmek dağıtma işinin daha düzenli yapılmasını istedi’ gibi birçok yorum yapılırken, yorumların arasında bu insanları birbirlerini çiğneyecek derecede ekmeğe ulaşma gayretlerinin nedenini soran bir ifade bulunmaz. Çünkü fakirlik gibi politik uygulamaların sonucu olan gerçekler genelde görmezlikten gelinerek, fakirliği bazı insanların kaderi ya da açlığı deprem ya da sel gibi doğal bir felaket olarak göstererek politik bir manevra yapılmış olunur. Bu haberler bu şekilde sunularak insanların onlar adına utanması sağlanır ve toplumsal patlamaların önü insanların ar duygularının harekete geçirilmesiyle kesilir. Özellikle Türkiye gibi gelenek ve inançların şekillendirdiği kaderci yönü ağır basan toplumlarda bu türden manipüle mekanizmaları daha iyi işliyor. Kendilerine dağıtılan ekmeği almak için birbirini çiğneyen yoksul halkın Meksika örneğinde olduğu gibi bir marketi ya da fırını yağmalamamasında da birçok etkenle birlikte bu türden yerleşik tutumun da etkili olduğu çok açık. Türkiye’nin tüm sanayileşme ve dolayısıyla kentleşme çabasına karşın nüfusun %60’ının kırsal bölgede yaşıyor olması, gün geçtikçe azalmasına karşın dayanışmanın akraba ve hemşehrilik üzerinden yaşanıyor olması da o çok korkulan toplumsal patlamaların önünü kesiyor.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

ekmek ve iktidar

Günümüzde petrol ve bilgi üzerinden yaşanan iktidar mücadelelerinin bir benzerini tarım toplumu döneminde buğday üzerinde yaşanan mücadelelerde görüyoruz. Sanayi öncesi dönemin hükmetme aracı buğday, sanayi devrimi ile birlikte enerji kaynaklarının kontrolü ve dolayısıyla petrol, sanayi sonrası dönem için de bilgi’nin kontrolü egemenlerin başlıca sorunu olmuştur. Jacob, Roma’yı Roma yapanın Mısır’dan gelen buğday olduğunu söylüyor. (8) Gerçekten de en kaliteli ve bol buğdayın yetiştiği Mısır’a egemen olmak dünyaya egemen olmanın ilk adımıydı. Eğer Mısır’dan gelen buğday olmasaydı Roma gücünü koruyup sürdüremezdi. Çünkü çok geniş topraklara yayılmış kalabalık ordusunu ve kentlerde birikmeye ve ciddi bir tehdit oluşturmaya başlayan aç halkını doyurmadan imparatorlar iktidarlarını sürdüremezdi. Roma kentinde toplanmış olan ve sayısı 300 bini bulan çoğunluğu işsiz ve yoksul kişiye her gün devlet fırınlarından bedava ekmek dağıtıldığını düşünürsek, buğdayın ve dolayısıyla Mısır gibi buğday deposu olan ülkelerin Roma için ne kadar önemli olduğunu anlayabiliriz. Bildiğiniz gibi bugünkü devletler hukuku ve devlete dair birçok kurum, yasa ve uygulamanın ilk ciddi anlamda şekil bulduğu yer Roma İmparatorluğuydu. Bildiğimiz anlamda değirmen ve fırın gibi ekmek teknolojisinin de ilk şekil bulduğu yer Roma olacaktır. Hatta Romalıların “annona” dedikleri ve bizim işsizlik sigortası olarak anladığımız uygulamayı da ilk olarak Romalılar başlatmıştır. Annona, işsiz Roma halkına devletin vermekle zorunlu olduğu ekmeğe denilmektedir. Eğer devlet aç halkını ekmekle doyurmazsa, büyük isyanların patlak vermesinden ve halka bedava ekmek vadeden bir kurtarıcının iktidarı ele geçirmesinden korkuluyordu. Bugün yaşanılan süreç çok farklı mıdır? Dünyada üretilen enerjinin yarısı eğer sadece ABD’de tüketiliyorsa, ABD’nin durumu da Roma’nın durumuna benziyor denilebilir. Ama bugün sadece buğday üzerinden hakimiyet kuruluyor değil. Petrol, bilgi, iletişim gibi başka faktörler de bu iktidar oyununun içine dahil olmuştur. Peki buğday, iktidar oyunundaki önemini yitirmiş midir? Hayır. Dünyanın hâlen iki büyük buğday üreticisi vardır. Biri ABD iken diğeri bir zamanların bir başka süper gücü Rusya’dır. Yani buğdayın hakimiyetle ilişkisinin kopmadığının bir kanıtı olabilir bu durum. Ama Roma’da olduğu gibi buğday ve buğday tüketimi zenginliğin göstergesi değil artık. Kapitalist manada gelişmiş olan ülkelerde ekmek tüketimi gittikçe azalırken, yoksul ülkelerin en temel besini olarak ekmek önemini korumaktadır. Türkiye ile başka ülkelerin et ve buğday tüketimine dair oranlar bu dengenin nasıl değiştiğine dair bize fikir verebilir:

Yıl Et (ton) Buğday (ton)
Türkiye 1994 466.190 17.500.000
ABD 1992 18.582.000 65.000.000
Almanya 1992 5.558.000 15.500.000
Fransa 1992 3.920.000 29.300.000
Polonya 1992 2.633.000 3.600.000
Belçika 1992 1.240.000 1.400.000
İspanya 1992 360.000 2.100.000
İran 1992 620.000 10.000.000
İtalya 1992 2.585.000 8.400.000

Devlet Planlama Teşkilatının 1992’de hazırlanmış 5. Beş Yıllık Kalkınma raporunda, Türkiye’de yıllık kişi başına tüketilen ekmek 180 kg’dır. Almanya’da bu rakam 81 kg’a, İngiltere’de ise 46 kg’ama kadar düşmektedir. (9) Bu rakamlardan anlaşıldığı kadarıyla Almanlar ve İngilizler daha çeşitli gıda tüketimine yönelerek ekmeğe olan bağımlılıklarını azaltırken, Türkiye’de de kısmi bir azalma olsa bile, ekmeğin azalmasına paralel olarak makarna ve bisküvi artışı ile o açığı kapattığına dair veriler mevcuttur. Ama makarna artışı yine de temel besin maddesi olarak ekmeği kesinlikle gözden düşürmez. Yani Romalılar zamanında gelişmişliğin göstergesi olan ekmek ve ekmek üretimi, günümüzde yoksulların beslenme sorununu çözmeye yarayan temel besin maddesi olarak önemini güçlendirmiştir. Yoksa ABD ve AB’nin Afrika topraklarında ekilecek tohum üzerinden giriştikleri mücadeleyi başka türlü değerlendirmek imkansız. ABD’nin genetik müdahaleye uğratılmış buğday tohumunu karşılıksız ve siyasi yaptırımlar uygulayarak Afrika ülkelerine zorla ektirmeye çalışmasında acaba bir iyi niyet aramak mümkün mü? Bir de üstüne üstlük sattığı ya da verdiği tohumun tohum vermediğini, böylelikle o tohumu eken ülkenin tohum veren ülkeye bağımlı kalacağını ve bu arada kendi topraklarına özgü tohumların ise zamanla ortadan kalkacağını söylesek, acaba çok mu komplocu bir sapmaya düşeriz? Bu tohum meselesine nasıl bakarsanız bakın, dünya hakimiyetine oynayan ülkeler elbette gıda ve ülkelerin gıda politikalarından ellerini çekmeyeceklerdir.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

ekmek ve isyan

Romalılarda ekmeğin kamu düzenini sağladığını söyleyen görüşlerden bahsetmiştik. Aç yığınlar karınları doyunca isyan etmekten vazgeçiyorlardı. İstedikleri daha iyi yemek değildi. Sadece hayatta kalmak ve açlığın verdiği çaresizliği yaşamak istemiyorlardı. Acaba neden haz yerine doymak üzerine bir anlayış geliştirmişlerdi yemek kültürü üzerine. Aslında hazzın tıpkı acı gibi kendi kişisel deneyimleriyle sınırlı olması ve aynı zamanda hazzın öğrenilen bir şey olduğu gerçeği miydi onları karınları doyunca isyan etmekten alıkoyan. Çünkü yemek kültüründeki zenginlik ve hazzı ön plana çıkartan anlayış tamamen ekonomik refah düzeyiyle ilişkili. Mesela yemek kültürü açısından Osmanlı mutfağının zenginliği imparatorluk olmasının bir getirisiydi ve bu zengin yemek kültüründen elbette saray ve çevresi faydalanıyordu. Halkın sarayda pişen yemeklerden haberdar olması mümkün değildi. Fransız ya da Japon mutfağı da benzer özellikler taşıyordu ve Fransa’da burjuvazinin erken gelişimi, sanat ve estetik alanındaki burjuvazinin katkısı ile paralel olarak kendi ulusal mutfak kültürlerini kurup dünyaya yaymışlardı. Çünkü Fransızlar da Osmanlılar da gittikleri, işgal ettikleri ya da sömürdükleri ülkelerin mutfak kültürlerini, yemek çeşitlerini, aşçılarını sarayda toplayarak bunu başarmışlardı. Tıpkı başka ülkelerin sanatçılarını, bilimadamlarını alıp saraylarına getirdikleri gibi aşçılarını da alıp getiriyorlardı. Bugün için cumhuriyet döneminin mutfak kültüründen öyle aman aman bahsedemememizin nedeni de bu. Sarayda binbir çeşit yemek pişerken Anadolu köylüsü soğan ekmekle karnını doyuruyordu ve bugün de benzer şekilde bu yapı sürmektedir. Gerçekten de ekmek üretimi bir an olsun durdurulsa, fırıncılar grev yapsa, büyük bir kıtlık olup stoklardaki buğday ve un tükense, halk arasında çok büyük oranda açlıktan ölümler ve ciddi toplumsal isyanlar çıkması kaçınılmaz gibi geliyor bana. Zaten Türkiye’deki hükümetler Ecevit’in başına geldiği gibi ne zaman ki ekmek karneye düştüğü zaman düşürülmemiş midir? İnsanlar geçmişten bahsederken çatışmalarda ölen insanlardan çok ekmek kuyruklarından bahsederler acı acı. İkinci dünya savaşına Türkiye girmemiş olsa da camileri depo olarak kullanan İnönü, buğdayı ve unu halktan gizleyip bazı sınırlamalara tabi tutmamış mıydı? Ve halk o günlerden sanki savaştan çıkmış gibi bezmişti yaşamından. Yaşlı insanlarla sohbet ettiğiniz de süpürge tohumundan, arpa ya da çavdardan nasıl ekmek yapıp zorlukla hayatta kaldıklarından bahsederler.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

iş ekmek özgürlük!

Yazıya başlarken ekmek siyasettir demiştik. Çünkü ekmek halk için dayanışmayı, çalışma hayatını, karın doyurmayı, hayatta kalmayı ve daha birçok şeyi içinde barındıran siyasal bir simgedir. Ekmek, birçok ülkede örgüt ve dergi isimlerinde kendine yer etmiş, meydanlarda atılan, duvarlara yazılan sloganların içerisine karışmış, siyasi kültür dinden aldığı birçok simge gibi bu simgeyi de kendi propaganda aracı olarak kullanmıştır. Sendikalar meydanlarda şöyle bağırıyor örneğin “İş Ekmek Özgürlük”. Aslında bu slogan hem sendikaların hem de Marksistlerin siyasal söylemini açıkça ele veren bir söylemin en çıplak hâli. Mesela neden “özgürlük” taleplerin sonunda geliyor. Kendilerine göre gerçekçi bir anlayış bu. Aç olduktan sonra özgür olmak neye yarar diyorlar mesela. Marksizm ve anarşizmin geleneksel çatışma noktalarından birisi olmuştur bu. Marksistler çalışmayı ve emeği yücelttikleri kadar özgürlüğü yüceltmemişler, özgürlüğü tıpkı kapitalistler gibi ekonomik gelişmenin bir sonucu olarak düşünmek istemişlerdir. Kapitalistler kendilerine kapitalist demekten çok liberal demekten hoşlanırlar ve bu basbayağı bir aldatmacadır. Aynı aldatmacayı Marksistler de yaparlar. Ama özgürlük olmadan sadece sana verildiği kadar ekmekle yetinmek zorunda kalırsın. Roma’da kölelerin de beslenmeye, dinlenmeye hakkı vardı ve daha fazlasını istememeye şartlandırılmışlardı. Bugün de işçi sendikaları daha fazla ücret talep etmenin dışında politika üretmemek konusunda ısrarlı. Sadece Roma devleti ekmek vermediği zaman isyan eden kölelerin durumuna benziyor günümüzdeki sendikalar. Pazarlıkla onlara biraz ücret artışı göstermeniz ve sofralarında ekmeğin bulunmasını sağlamanız seslerini kesmeniz için yeterli olacaktır. Çünkü Romalı köleler gibi onların da özgürlükten çok ekmeğe ihtiyaçları var ve onlar bundan rahatsız görünmüyorlar. Ama Sovyetler Birliği deneyimi gösteriyor ki, insanların karnını doyurmak sorunu çözmüyor. Sosyalist ülkelerde açlık gibi sorunlar hiç gözükmemesine karşın özgürlüğün yokluğu insanları başka bir yanılsamalı özgürlük sistemine, kapitalizme yöneltmiş ve bir başka büyük hayal kırıklığının önünü açmıştır. Çünkü kapitalizmde paran kadar özgürsündür ve özgürlük satın alınan bir şeydir, yani kocaman bir hiç. Marksist sistemlerde de partiye bağlılığın oranında özgürlüğe sahip olabilirsin. Bu yüzden sendikaların ve Marksist örgütlerin bilinçaltlarına sinmiş ve gerçek yüzlerini ortaya çıkaran bir slogan “İş Ekmek Özgürlük”. Bu sloganı tersine çevirip “Özgürlük Tembellik Daha İyi Yemek” desek mesela, yerleşik siyasi kültürün şekillendirdiği bilinçle bu sloganı komik bulacaktır çoğu kişi.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

sonuç

Bu topraklarda büyümüş çocuklar, bir dilim ekmeğin üzerine sürülen yağ ve onun üzerine ekilen şekerle nasıl karın doyurulduğunu ve o günlerdeki tad duygumuza göre nasıl lezzetli geldiğini bilirler. Tabii ki şimdiki çocuklar çeşit çeşit gofret ve benzeri yiyeceğin kuşatması altında. Sanırım eskiden tatlı olarak çikolatadan çok toz şeker bulunuyordu. Şimdi bu bahsettiğim üç şey, margarin, ekmek ve şeker sağlığı tehdit eden üç beyazlar içerisinde sayılıyor. Ekmek tüketimine karşı girişilen kampanyaların bir kısmını bisküvi ve makarna üreticileri organize ediyor ve kısmen de olsa başarılı olabiliyorlar. Çok kalabalık caddelerde yürürken bile, yerde gördüğü ekmek parçasını öperek ve saygıyla bir duvarın üstüne koyan insanlara çok sık rastlarız. Sabah çok erken saatlerde Halk Ekmek önlerinde ya da başka ucuza ekmek satan fırınların önünde çok uzun kuyruklara tanık oluruz. Bayatlamış ekmekleri fırınlardan indirimli alan insanları görürüz. Neredeyse akşamları bir çuval ekmek götürür bu insanlar çoluğunu çocuğunu doyurmak için. Dilenciler yanımıza yaklaşıp “abi, abla bir ekmek parası” derler ve bizi en zayıf yerimizden vururlar. Onlara bir ekmek parası çıkarıp veririz. Irak’ta Amerikalı askerlere hamburger ekmeği götürürken öldürülen bir kamyon şoförünü aklamak için, “ekmek parası” için öldü deriz ve duygulanırız. Ekmeğimizle oynanınca ya da ekmeğimizden edilince öfkeleniriz.. Kimsenin ekmeğinde gözümüz olmaz. Ekmek eskiden aslanın ağzındayken şimdi midesinde diyerek işsizliğin ne kadar arttığından yakınırız. Biz ekmeğimizi taştan çıkarırken, zenginlerin ekmek elden su gölden yaşantısına öfkeleniriz. Büyük bir sıkıntı içine düştüğümüz zaman ‘ekmeğimizi kana doğradık’ diye anlatırız yaşadığımız üzüntüyü. Ekmek parası, ekmek kavgası içinde büyürüz. Ekmek kapımıza ihanet edemeyiz, bu yüzden kolayca itaat ederiz. Çocuğumuzun eli ekmek tutunca, ya da eline ekmeğini alınca bahtiyar oluruz. Düşmanımızın ekmeğine yağ değil zehir sürmek isteriz. Asalak insanlara ekmek düşmanı diyerek aşağılarız. Atasözlerimiz vardır, “Ağacın kökü toprak, insanın kökü ekmek”, “Ekmeksiz ev, köpeksiz köy olmaz” diye. Zenginler için de “Zenginin ekmeği yenmez, derdi de kimseye denmez” deriz. Orhan Veli’nin şu şiiri düşer aklımıza:

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Ekmek
Dilimin ucunda bir eski arkadaş adı,
Unutulmuş şekilleri taşıyan bulutlar;
Bir gökyüzü genişliğiyle ruhuma dolar
Otların içine sırtüstü yatmanın tadı.

Avucumda sıcaklığını duyduğum ekmek;
Üstümde hatırası kadar güzel sonbahar;
O bembeyaz, o tertemiz bulutlara dalar
Düşünürüm bir çocuk türküsü söyleyerek.

Ya da Bertolt Brecht’in şu şiiri aslında anlatır tüm derdimizi:

Halkın Ekmeği

Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.
bakarsınız bol olur bu ekmek,
bakarsınız kıt,
bakarsınız doyum olmaz tadına,
bakarsınız berbat.
Azaldı mı ekmek,başlar açlık,
bozuldu mu tadı,başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.

Bozuk adalet yeter artık!
Acemi ellerle yuğurulan,iyi pişirilmemiş adalet yeter!
Yeter katıksız,kara kabuklu adalet!
Dura dura bayatlayan adalet yeter!

Bolsa insanın önünde ekmek,lezzetliyse,
gözler öbür yiyeceklere yumulsada olur.
Ama her şey bollaşmaz ki birdenbire...
Bilirsiniz, nasıl bolluk doğurur ekmek:
Adaletin ekmeğiyle beslene beslene.

Ekmek her gün nasıl gerekliyse nasıl,
adalet de gerekli her gün,
hem o,günde bir çok kez gerekli.

Sabahtan akşama dek,iş yerinde,eğlencede,
hele çalışırken canla başla,
kederliyken, sevinçliyken,
halkın ihtiyacı var pişkin, bol ekmeğe,
günlük, has ekmeğine adaletin.

Madem adaletin ekmeği bu kadar önemli,
onu kim pişirmeli, dostlar, söyleyin?

Öteki ekmeği kim pişiren?

Adaletin ekmeğini de
kendisi pişirmeli halkın,
gündelik ekmek gibi.

Bol,pişkin,verimli... (10)

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Ekmek bir öz gibi duruyor, uygarlığın özü, insanın özü, siyasetin özü. İlhan Berk’in dediği gibi, Kant’a karşı mı acaba ekmek? Birbaşına, halkçı ve ucuz olarak tanımlıyor ekmeği Berk. (11) Ben bu tanımlara iktidarların Roma’dan devraldıkları kamu düzenini sağlama aracı tanımını da eklemek istiyorum. Biz hayatta kaldığımız için ekmeğe şükrederken, egemenler de karnımızı ucuz yollu doyurup sesimizi kestiğimiz için ekmeğe şükrediyorlar. Bu çelişkiyi nasıl yıkacağız sizce? Ekmek Partisi daha ne kadar iktidarını her iki tarafta da (ezilen-ezen) sürdürmeye devam edecek?

“Yılanın ayağını, karıncanın gözünü, mollanın ekmeğini kim görmüş.”(Bir atasözü)

Faydalanılan Kitaplar:
1-Erdoğan, Necmi (Editör): Yoksulluk Halleri, Demokrasi Kitaplığı (De:Ki), 2002,s.222
2-Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Interpress Basın Yayın, 1986
3-Akurgal, Ekrem: Anadolu Kültür Tarihi, Tübitak, 1998
4-Kramer, Noah Samuel: Tarih Sümer’de Başlar, (çev:Hamide Koyukan), Kabalcı, 1999
5-Ünsal, Artun: Nimet Geldi Ekine-Türkiye’nin Ekmeklerinin Öyküsü, YKY, 2001
6-Dupaigne, Bernard: The History of Bread, Abrams, 1999
7-Vaneigem, Raoul: Gençler İçin Hayat Bilgisi el Kitabı, Ayrıntı, 1996
8-Jacob, Heinrich: Six Thousand Years of Bread, The Lyons Press, 1997
9-Kılkış, Yıldırım: İstanbul’da Ekmek Üretimi ve Dağıtımı, İTO, 1997
10-Brecht, Bertolt: Halkın Ekmeği, (çev: A.Kadir, Asım Bezirci), Evrensel, 1972
11-Berk, İlhan: Kül, Adam, 1992

 

PITIRCIQ kullanıcısının resmi
Rwdewcedfwy kullanıcısının resmi
admin kullanıcısının resmi
idcoxocdeayw kullanıcısının resmi
cwac kullanıcısının resmi
AntetuitoAl kullanıcısının resmi
Mr. Grey kullanıcısının resmi
jesannah kullanıcısının resmi
DarthAlpy kullanıcısının resmi
Jeatrioxeriog kullanıcısının resmi
Mphwcdayrx kullanıcısının resmi
burhanbalaban kullanıcısının resmi
beyaz perde e-donkişot kullanıcısının resmi
worldworld kullanıcısının resmi
sitare kullanıcısının resmi
I'm sorry I love you [MV] KOREA DRAMA      - Y…
'Rumları durdurun yoksa gereğini yaparız' / Dünya / Radikal İnternet