modern türk yazınının önemli isimlerindendir... cehenneme övgü,cennetin dibi,4o yıl önce 40 yıl sonra,annem belkıs ve tarihi yargılıyorum kitaplarının sahibi ve radikal gazetesinin yazarlarındandır...
2 entry -- admin's blog
- entry yazmak için giriş yapın veya kayıt olun






Onurumuzu avukatlara,topraklarımızı makinalara,çocuklarımızı bakıcılara bıraktığımızdan beri...İşta modernizmin tanımı...''Gündüz VASSAF''
(bkz. altan adali)
Fatma Kılıç'ın hazırladığı Altan Adalı kitabının önsözünü yazmıştır.
Venedik'te gondollar siyahtır. New York'un taksileri sarı. İstanbul'
da da tek tip elbise giyer taksiler.
Altan Adalı'dan bayrak tasarımı isteseler ne yapardı bilmiyorum. Belki
yapmazdı. Belki de öyle bir bayrak yapardı ki renkleri değişirdi
durmadan.
Bir gece geç vakit Bebek'ten yola çıktık. Boğaz'da sahil boyu bir süre
yürüdük. Taksiye bindik. Kuruçeşme'ye gelirken Altan, "Şurda inelim,"
dedi. İndik.
Önümüzden bir kaç taksi geçti. Ortaköy'e doğru yürümeye devam ettik.
Altan birden başka bir taksiyi durdurdu. Bindik.
İnelim dedi. İndik. Yolun karşı tarafına geçti, uzaktan geldiğini
gördüğü, Bebek'e doğru giden başka bir taksiyi durdurdu. Bindik. Bir
saat içinde, o taksi bu taksi derken, istikamet de değiştirerek,
birçok arabaya bindik.
Altan'la ilişkimizde birbirimize pek soru sorduğumuzu hatırlamıyorum.
Neyi, kim, neden, niçin yaptı sorularının soframızda yeri yoktu.
Sözler mecrasını bulurdu. Ya da tam tersi sözler peşimizden gelirdi.
Saati sormaz, istediğimiz zaman istediğimizi yapardık.
Bir taksiden inip bir diğerine bindiğimizde de Altan'a bir şey
sormadım. O gece Altan'ın yanında olsaydınız, siz de bir şey sormadan,
sonunda anlardınız ne yaptığını.
Altan renklere biniyordu.
O yıllarda rengârenk olan İstanbul taksilerinin bir renginden inip bir
diğerine biniyordu.
Yoksa her yere gidip, hiçbir yere gitmeyenlerdendi. Akademi, ev, tek
tük dost eviyle sınırlamıştı coğrafyasını. Sizi de yanına alır
düşlerinde dolaştırırdı. Gümüşsuyu'nda, devletin, kendine yakın
bulduğu bir şahıs ismiyle adını değiştirdiği Bağodaları Sokağı'nda ki
evinin bir köşesinde yığılı duran, imzasız, isimsiz, arkadan mühürlü
tualleri de, Altan'ın, yaşamına adıyla iz bırakmak yerine, düşleriyle
iç içe yaşadığının ifadesiydi.
Yoksa farkındaydı ressamların damgalarının değerinin. Andy Warhol'un
imzasıyla az mı dolaşmadık birlikte. Evinin duvarında asılı Warhol
imzalı dört küçük papatya resminin altındaki divanda oturur, tuallerin
kaç para edebileceğinin pusulasıyla düşlerimize bilet kesip, içtikçe
daha uzaklara giderdik. Divanın başucunda duran, dünyanın seslerini
dinlediğimiz kısa dalgalı radyonın rehberliğinde de belki dolaştığımız
olurdu. Ama Altan, Eflatun'a göre, ötesinde Atlantis olan Cebellütarık
kayaları kadar da yerleşikti. Evinde bir gece, Orhan Veli'nin
mısraları, muhabbetimize radyodan katılır, "Şu ada senin, bu ada
benim, alıp başımı giderim" diye müphem bir yolculuğa çağırıken, Altan
irkilmiş, "Başımızı alıp da nereye gideceğiz" diye karşılık vermişti
bizi olduğumuz yerden kaçmaya itekleyen şarkıya.
Afrikalıları, sayı saymasını bilmez diye düşünen Viktorya döneminde
yaşayan bir İngiliz antropoloğu, acaba bu insanlar kaç yaşlarında
olduklarını neye göre hesaplar, merak etmiş. Afrikaya gitmiş, ilk
gördüğüne sormuş, "Kaç yaşındasın?" diye.
"Acı tecrübelerim kadar yaşlı, rüyalarım kadar gencim" demiş
karşısındaki.
Altan genç yaşında öldü.