şimdi görüntülenenler

militarizme feminist bakış açısı


0 entry -

admin kullanıcısının resmi
 #

aşağıdaki metin ve diğer tüm metinler penis ideolojisi ve iktidar başlığında khaos.info isimli web sitesinden alıntılanmıştır.
ilgili link Plugin <em></em> Not Found
Penis İdeolojisi Ve İktidar

DİLŞA DENİZ

"tüm toplumların erkek yanlı, yani penisi olanların egemenliği şeklinde örgütlendiği fallokrasi ve onun militarist yapısını görmekteyiz. Dolayısıyla militarizm var oldukça fallokrasi, fallokrasi var oldukça da militarizm hayat bulmaya devam edecektir. Umarım bir gün ikisinden de kurtulma şansımız olur"

(Üç aylık feminist dergi Amargi’nin Eylül-2006-ikinci sayısının dosya konusu militarizm idi. Dergide Meltem Ahıska, Ayşe Gül Altınay, Nükhet Sirman, Gülru Çakmak, Dilşa Deniz, Zeynep Direk, Ümit Cizre, Colleen Burke, Melek Göregenli ve Karin Karakaşlı gibi isimlerin militarizme ve onun çeşitli yansımalarına dair yazıları yer alıyor. Sitemizde, öncelik sırası gözetmeden, bu yazılara yer vereceğiz.)

Militarizm askerler, askercilik. Yani bir yığın silahlı erkek ve bununla var olan iktidarlar. Ordunun siyasal ve toplumsal hayatta etkin rol alması, sorunların çözümünde şiddet kullanımının meşru görülmesi, hiyerarşinin yüceltilmesi, erkekliğin şiddet kullanımı kadınlığın ise korunma ihtiyacı ile özdeşleştirilmesi...(1) Silahlı iktidarlar ya da silahla iktidarda kalmanın ideolojisi...
Militarizm, erkekliğin güç ideolojisi olarak silahlıdır ve dolayısıyla tüm ülkelerde erkekler zorunlu olarak bir silahlı eğitimden geçirilirler. Temelde silahların altında konumlandırılan en önemli silah ise “erkeklik” ve dolayısıyla onun gerçek silahı olan “penis”tir. Günlük yaşantımızda biz farkında olmadan bu en eski ve en “doğal” silahı ve onun ideolojisinin hükmünü her zaman ensemizde hissederiz: İzleri gerçek hayatımızın ifade aracı olan dilimizde, çevremizde, yaratılan maddi ve manevi değerler dizgesinde, algımız ve davranışlarımızda saklıdır. İncelenirse bir yığın kavramın, simgenin hem cinsellikte, hem de askeri anlamda ortak kavramlar olduğunu görürüz. Çok farklı ve alakasızmış gibi duran bu iki alanın, aslında iç içe geçmiş, daha doğrusu birinin diğerinin varlık nedeni ve besleyici kaynağı olduğu görülebilir.
İnsanlığın, penisi olanlar ve olmayanlar gibi basit biyolojik farklılığın sosyal açıdan avantaj ve dezavantajlara dönüştüğü gezegenimizde, erkek çocuklar ergenliğe, yani “erkek” olmaya adım attıkları dönem olan ergenlikte penislerini ölçme eylemliliklerini gerçekleştirirler. Penis ölçümü elbette ki ebat ile “daha çok erkek” olmanın ilişkisiyle birlikte, penis ve penis faaliyetlerinin ilk iktidar aracı olarak bilinmesinin günümüze kadar gelen izlerinden biridir. Tıpkı askerlikte ya da yetişkin erkeklerin silahlarla ilişkisinde olduğu gibi.
Kadınların ikincil cins olarak mağduru oldukları sistemli ayrımcılık, cinsiyetçilik olarak tanımlanırken, bunun fallokrasinin (penis egemenliğinin) doğurduğu bir sonuç olarak; erkeklerin (ve fallusun sembolik gücünün) kadınlar üzerindeki egemenliğini ifade eden isim(2) olduğunu biliyoruz. Yukarıdaki militarizm tanımında kadınlığın korunma ihtiyacına vurgu yapılmaktadır. Korunma ama kimden ve neden? Tabi ki ötekilerin cinsel saldırılarından korunmasından bahsedilmektedir. Fiziksel güçsüzlüğünden dolayı değil. Öyle olsa zira çok sayıda fiziksel olarak zayıf konumdaki erkek de var. Dolayısıyla militarist yaklaşımda çizilen sınırlar içinde ve dışında, dönemine göre kadınlara yönelik tehlikeler yaratılmakta ve bunun sonucu olarak da yine kadınların korunma ihtiyacından bahsedilmektedir. Ne güzel değil mi? Özellikle savaşlar hep “kadınlarımızın namuslarının korunması” argumanı üzerinde yürütülmekte ve bal gibi de yutturulmaktadır. Bu daha çok uzun barış dönemlerinde kullanılan bir söylemdir ki savaş, saldırı ve işgal ihtimallerinin pazarlanması üzerinden, toplumdaki erkeklerin ve kadınların militer hale getirilmesinde önemli rol oynarlar. Bu nedenle militarizm aslında savaş zamanından çok barış zamanında gelişir.(3) İşte yaratılan bu söylem (aslında gerçek tehlike de) bu korunma ihtiyacı hem militarizmin hem de cinsiyetçiliğin yeniden üretiminde kullanılmaktadır. Böylece, aslında ‘cinselliğin aidiyetliğini’ tanımlayan bir alan içindeki kadınların, bir tür penis saldırılarından “mülk” olarak korunmasından söz edilmektedir. Bu nedenle fallokratik simgelerin kullanımı önemli hale gelir. Örneğin, ülkelerin ‘milli kahramanlarının’ heykellerine, özellikle atlar üzerindeki heykel olarak- tasvirlerine bakılırsa ilginç bir durum karşımıza çıkar. Bu atların büyük bir çoğunluğu (hatta tamamı) iri testislere sahip heybetli, öfkeli, şaha kalkmış “erkek” atlardır. Öyle heybetli ve yüksektirler ki bazen sadece onların testislerini görebilirsiniz. Ve eğer milliyetçileştirilmiş iseniz o testislere taparsınız. Daha doğrusu tapmanız istenir. Bu kendi kadınlarına ve diğer toplumlara verilen ciddi bir cinsiyetçi militarist mesajdır: En büyüğü bizde... ayağınızı denk alın!... İşte fallokrasinin gerçek göstergesi. Tehdit ve tahrik edici, ileri fırlamaya hazır iki erkek. Önüne gelene korkmadan atlayacak kadar cesur! Cesaret militarizm ve cinsiyetçi cinsellikteki ortak kavramlardan biridir. Cesaret ve TAHRİK: hem cinsellikte hem de militarist jargonda sık kullanılan iki kavram. Cesaret her iki anlamda, hem asker, hem de erkeklikte sahip olunması gereken bir meziyet olarak kurulur. Dolayısıyla küçük yaştan itibaren erkek çocuklar askeri ve cinsel anlamda “cesur” olmaya, saldırmaya, ele geçirmeye teşvik edilirken, kız çocukları da korkmaya, korunmaya. Cesur ve “güçlü” olan tahrik olur. Tahrik edilmek, elinde olmadan arzu yaratmak, işgale, tahribe yöneltme, yani saldırı (cinsel ya da askeri) için bir gerekçe... Tahrikin arkasında “haklı” saldırı gelmektedir. Sınırları aşıp (kişilerin ya da ülkelerin), işgal de dahil olmak üzere bir dizi eyleme girişme nedeni olabilir. Bir yığın tecavüz ve taciz olayında, hatta namus cinayetinde bu kavramın ana merkezde yer alması tam da bu nedenle şaşırtıcı değil. Neden saldırmak için sadece erkekler ve askeri güç olarak üstün konumda olanlar tahrik olurlar? Neden tahrik eden kadınlar ve güçsüzler, tahrik edilen (ne kadar da edilgen ve masum!) erkekler, ya da askeri anlamda güçlü olandır?
Bu güç ilişkisi bağlamında yaygın olarak hem militarist, hem de cinsiyetçi bir alanda kullanılan taciz kavramı, askeri anlamda her zaman bir düşmanlık belirtisidir. Bu nedenle taciz ateşi, taciz uçuşları sık olarak kullanılır. Günlük hayatta kadınlara yönelik tacizin anlamı sorgulanırken, kadınların günlük yaşamda kontrol altında tutulması gereken düşmanlar olup olmadığı da sanırım hesaba katılmalıdır. Taciz her zaman güçlüden güçsüze yönelik işleyen bir eylemdir. Tacizin yavaş yavaş tecavüz olgusuna götüren bir rota izlediği ya da böyle bir tehdit içerdiği de bilinir.
Bu nedenle tecavüz de askeri terminolojide çok kullanılan bir kavramdır; bilinebilen tüm anlamlarıyla... Tabi cinsel bir saldırı biçimi olarak da. İnsan‘oğlu’ tarihinin en karanlık, en eski şiddet aracı olarak; kendi cinsel organını hükmetme, yani iktidar için bir silah olarak kullanmaya başlamasının ürünü olarak eski bir geçmişe da sahip. Kendi iktidarının temel öğesi olarak, bir cinsin kendi ayırt edici organını, biyolojik bir uzvunu, bir silah olarak, diğer cinse ya da kendi cinsinden olana karşı bir şiddet aracı olarak kullanması şeklinde tanımlanabilir. Bir güç, erk, yani iktidar ilişkisi olarak, biri ya da birilerinin, ötekini isteği dışında ve güç kullanılarak bedenine, kişiliğine, ilişkilerine veya tüm aidiyetlerine yapılan fiziksel, sosyal ve psikolojik imha eylemidir. Aslında tam anlamıyla bir militarist eylemdir. Bir iktidar hatırlatıcısıdır.
İktidardan bahsetmişken sadece erkeklere özgü olan” iktidarsızlık” diye bir hastalıktan bahsetmek sanırım ilginç olacaktır. Bir hastalık ve sadece erkeklere özgü(!) Nedir iktidarsızlık? Bir erektasyon sorunu? İktidarsız olmak erekte olamamak ise, o zaman başka bir okumayla erektasyon hali midir iktidar olmak? Bir kalp ya da başka bir rahatsızlık değil de ereksiyon probleminin “iktidarsızlık” olarak halk arasında nitelendirilmesi sadece bir tesadüf olabilir mi? Elbette ki hayır! Aslında cinsiyete dayalı hiyerarşinin, güç ilişkisinin ve bunun sosyal teorisinin küçük bir açıklamasından başka bir şey değildir. Bu yüzden tüm toplumların erkek yanlı, yani penisi olanların egemenliği şeklinde örgütlendiği fallokrasi ve onun militarist yapısını görmekteyiz. Dolayısıyla militarizm var oldukça fallokrasi, fallokrasi var oldukça da militarizm hayat bulmaya devam edecektir. Umarım bir gün ikisinden de kurtulma şansımız olur.

DİPNOTLAR:
1. Shaw,1991, Lutz 2002,Enloe 2004, Wikipedia
2.Andreé Mitcel, Feminizm, İletişim yay. Cep Üniversitesi, çev. Şirin Tekeli sy.6
3.Alfred Vagts, (1999, 15) wikipedia

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Savaş Neden Cinsiyetçidir?

Huibin Amee Chew / 04 Ocak 2007

Çeviren : Nilgün Ilgıcıoğlu

Savaşlar operasyonlarını icra etmek için ataerkil ilişkileri askere alır.

Bir asker ebeveyni olarak susturulmayı reddeden Cindy Sheehan’ın sesi Irak’taki savaşın durdurulmasının zaruretini ifade ediyor. O, savaş-karşıtı hareketin Rosa Park’ına benzetilmekte. Geniş kesimler tarafından tanınan her iki kadın da yaygın bir organizasyonun halkı etkilemesine yardımcı olan sembolik figürleri haline geldiler.

Bugün henüz, savaş ile ataerkillik ya da cinsiyetçi ev içi eşitsizlik arasındaki bağlantıyı büyük ölçüde ihmal eden savaş karşıtı bir harekete sahibiz. Militarizme karşı muhtemel bir organizasyonu canlandırmak için cinsiyetçi-kör yaklaşımı sorgulamamız gerekir.

Sadece Sheehan’ın oğlunu değil, aynı zamanda Sheenan gibi kadınları, asker annelerini, karılarını, ve eşlerini de zulümün merkezine koymak ne anlama gelir? Sadece askerler değil, bu kadınlar da nasıl askerileştirildiler ve manipule edildiler, sömürüldüler? Savaş karşıtı hareket için Sheehan gibi kadınları sadece başkalarının çatışmaları için dublör olarak değil, kendi haklarını direkt olarak etkileyen sömürüye karşı aktivist ve temsili savaşçı olarak yorumlamak ne ifade ediyor?

Aşağıda cinsiyet analizinin nasıl savaşa tatbik edilebileceği ve ataerkilliğe olan bağlantıları ile ilgili öneriler bulacaksınız;

1. Askerler savaşın tek – ya da ana – kayıpları değildirler. Militarizm ideolojisi askerleri över, onların kahramanlık ve fedakarlıklarına dikkat çeker. 20. yüzyılda tüm savaş ölümlerinin %90’ı silahsız kadınlar, çocuklar ve erkeklerden ibarettir. İstila yavaş yavaş ilerledikçe daha da fazla Iraklı kadın ve kız çocuğu öldürülecek ve bunlar “tali hasar” olarak rapor edilecektir. Bombalar ve modern savaş silahlarınca öldürülen ve sakatlanan sivil kadınlarla sivil erkeklerin sayıları aşağı yukarı aynı – Amerika Birleşik Devletleri’nin perspektifinden bakınca savaş ölülerimizin büyük çoğunluğunu erkekler oluşturuyor olsa bile. Ancak mevcut istilada esas olarak hayatlarını kaybedenler askerler değil. Amerikan emperyalizmi “tali hasar”ı arttıran(piyadeler yerine uzun menzilli yüksek teknoloji silahlarını kullanıyor) stratejilerden çıkar sağlıyor, çünkü bu bizim kendi askerlerimizin ölümlerini ve muhtemel halk ayaklanmalarını asgariye indiriyor. Düşman hayatının değerini düşürme eğilimi sadece ırkçılar tarafından değil, aynı zamanda cinsiyetçi ideoloji tarafından da -tarihi “oğullarımız” yapmıştır- anlayışı desteklenirken, aynı esnada düşman kadınlarının ölümü farkedilmemektedir bile.

Buna ilaveten, tarihçi Catherine Lutz’un gözlemlediği gibi, dikkat çekecek derecede yüksek endüstriyel hasarlar ve eski çatışmalarda vatan cephesindeki ölümler, 2.Dünya Savaşı’ndaki(WWII) gibi, “tabanda ya da savaş endüstrisinde çalışan kadın siviller üniformalı insanlardan daha az muhafız ya da daha az risk alan kişiler olarak görülebilirler.” Bu görüş askerlerin katlanmak zorunda bırakıldığı eziyetin miktarını ve sömürüyü önemsiz göstermek için değil, ancak savaştan kimin etkilendiğini görmek üzere bakışımızı genişletmek içindir.

2. Savaşın ekonomik zararları ataerkillik tarafından daha da şiddetlendirilmektedir. Irak ekonomisinin yıkımı ile birlikte özellikle kadınlar ve kızlar mahrumiyetten zarar gördüler. Amerika’da özellikle yoksul kadınlar kamu hizmetlerinin kesilmesiyle darbenin en ağırına göğüs geriyorlar. Örneğin, Massachusetts’te, tıbbı yardım alanlar çoğunlukla eyaletteki öğrenciler ve kamu üniversiteleri, sosyal yardım ve sübvansiyone çocuk bakım yardımı alanlar ise kadınlar- ve tüm bu programlar bütçe kısıntıları ile karşı karşıya geldi. Yoksulluk içerisinde yaşayan çoğu aile yalnız yaşayan anneler tarafından idare ediliyor.

Daha da ötesi, emperyalizm kadınlar tarafından icra edilen geleneksel toplumsal cinsiyetçi rolleri ücretsiz emek olarak pekiştiriyor ve çoğaltıyor. Mütecaviz devletlerin emperyalist kemer sıkma politikaları ya da işgal edilmiş topraklardaki ekonomik çöküntüye bağlı olarak çocuk bakımı, hasta bakımı, ve ev bakımı gibi işlerin tümü kamu sektörü yardımı olmaksızın gittikçe ağırlaşıyor. Mesela, hastaneler yıkıldıkça ve kullanılamaz ya da daha az ilgilenilir hale geldikçe hem Irak’taki hem de Amerika’daki kadınlar için ailelerinin sağlık bakımları omuzlarına aşırı yük olarak binmekte, okullar kapandıkça ya da çocuk bakımı daha da pahalı hale geldikçe kadınlar için çocuklarına bakmak bir zorunluluk olarak ekstra iş halini almaktadır. Endişe verici olan sanayileşmiş ülkeler Irak’ta ulusal borçtan ötürü IMF destekli Yapısal Uyum Programları(SAPs)’nı kabul ettirmeyi planlamaktadırlar. Feminist araştırmacılar ise Yapısal Uyum Programları’nın Dünya üzerinde Üçüncü Dünya Ülkeleri kadınlarına sağlık ve eğitim konusunda ve ayrıca artan işyükünden dolayı oransız bir biçimde nasıl zarar verdiklerini raporlamışlardır.

Amerikalı asker ailelerinden kadınlar ve hükümet kurucularının eşleri, aileyi ‘eş’ geri dönünceye kadar bir arada tutma konusunda ödenmemiş hizmet ile satın alınmışlardır. Hanesinin başında bulunan yalnız ebeveyn olarak yaşayan bu kadınlar evin ve çocukların tüm bakımını asli görev olarak üstlenmişlerdir. Silahlı kuvvetlerde görevli askerlerden birinin erkek kardeşi şöyle demiştir; “Askerler askere alınmış olabilirler, ancak aileleri zorunlu olarak askere yazılmışlardır.”

Askeriye, taburun moralini yüksek tutmak adına, mecazen "makinesini yağlamak için", asker eşlerine “destek grupları” oluşturmuştur. Hatta gerginlikle başa çıkabilmek adına taburun konuşlanmasını da genişletmiştir. Aslında muhtaç kadınların bertaraf edildiği bir servis olmaktan öte gitmeyen bu destek grupları, kadınların emeğinin itici gücü olarak görülmelidir, bu aynı zamanda onların sadık cinsel rollerindeki davranışlarının doğruluğunu ve dolayısıyla taburların duygusal davranışlarının ve kısmi olarak isyankarlıklarının bastırılmasını da içerir. Pentagon istila sonrası acemi asker kaydetme kıtlığı sorununa yedekten asker çekerek, konuşlanmayı arttırarak ve ekonomiye yüklenerek, asker ailelerindeki kadınlarda duygusal baskı oluşturarak karşılık verdi.

Aynı zamanda, Irak savaşını öncelleyen hükümetimizin tahrif edilmiş ajandası ekonomik cinsiyetçiliğin bileşenlerini şiddetlendirmiş ve iş başına koşmuştur. Muayyen Amerika Birleşik Devletleri tarihininde önceden beri varolan yapısal ırkçılık dahi ataerkilliğin işleyiş şeklini çözememiştir. Siyah toplulukları biçimsiz olarak hedef gösteren ırkçı hapsetme, siyah kadınların yalnız hanehalkının başı olarak ödenmemiş işçi emeklerini pekiştirmiştir. Arap, Güney Asyalı, Müslüman, ve göçmen kadınlar eşlerinin tutukluluk durumlarından ve “savaştaki terör” içerisinde bulunan aile üyelerinin durumlarından ötürü gerginlik yaşamaktadırlar.

3. Askerileşme kadınların cinsel değişimlerini şiddelendirmiştir. Feminist antropolojist Cynthia Enloe ABD askeri üslerinde kadınların, askeriyede konuşlanan büyük erkek işgücünü nasıl motive ettiğinin ve yönettiğinin dökümantasyonunu yapmıştır.

Aşağıda feminist araştırmacılar tarafından farklı çatışma bölgelerinde yapılan gözlemler yeralmaktadır. Iraklı kadınlar geçim nafakalarını erkeklerden sağlamak için cinselliklerini takas etmeleri konusunda büyük bir baskı ile karşılaşmışlardır. Bunun nedeni ekonomik seçeneklerinin olmayışı, askeri saldırılar sonucu oluşan kıtlık ve ezici toplumsal cinsiyet ilişkileridir. Bağdat'ta Hüseyin’in düşürülmesiyle 2003 Nisan ve 2003 Kasım ayları arasında kadınların artan yoksulluktan kurtulmak adına yaptıkları fuhuştaki yaygınlaşma rapor edilmiştir. Günümüzde, raporlar, Suriye genelevlerinde çalışan ve ABD güçlerinin sert saldırılar düzenlediği ve siviller üzerine kimyasal silahlar fırlattığı Fallujah'tan çıkarılanların ergenlik çağındaki gençler olduğunu göstermektedir. İstila sonrasında Iraklı kadınların ve kızların karaborsaya düşmesiyle cinsel şiddet oranında artış başgöstermiştir. Başlangıçta Iraklı erkekler tarafından yapılan tecavüzler ve kaçırmalar istila güçlerinin ihmali ve güvenliği sağlamadaki yetersizlikleri sonucu daha da artarak şiddetlenmiştir.

Amerika’nın savaş karşıtı kesimler de bu tarz şiddet ile nasıl muhatap olacakları konusunda fikir sahibi değiller, direnişe çağırmaktan başka, problemin çözümü için en uygun çareyi bulmaya da çalışmaktalar. Ancak tipik savaş ekonomilerindeki cinsel dinamikleri kavramak kadınların insani hakları olarak, cinsel şiddetten kurtulma hakları ve özgürlükleri için Iraklı istila karşıtı hareket dayanışmasını doğurur ki bu dayanışma aynı zamanda Iraklı insanların yiyecek, su, sağlık hizmeti ve barınma ihtiyaçları için gösterilen çaba ile eşittir. Bu arada istila devam ettiği müddetçe, askeri güçler ve Iraklı siviller arasındaki temaslar artarak devam edeceğinden ABD taburlarınca ve Iraklı polislerce uygulanan cinsel şiddet de artmıştır.

Iraklı Kadınların Özgürlüğü Organizasyonu(SOWFI)’nu destekleyen üye Jeniger Fasulo, Iraktaki işgal-karşıtı feminist kadınların grubuna politik destek sağlamaktadır. Kendisi bizlere köktendinci hareketin artması ile ortaya çıkan çelişkilerin işgalde yarattığı tarihi ve jeopolitik karmaşayı hatırlatır. Orta Asya'da artan İslamcı köktendincilik sırf yerli halktan değildir, İslamcı militanların geçmiş yıllar içerisinde laikliğe, demokrasiye ve sosyal alanlardaki hareketlere sokulması ABD tarafından desteklenmiştir.

4. Askerileşme; cinsel şiddetin, yerel şiddetin ve kadınlara karşı olan şiddetin sürdürülmesine hizmet eder. Bununla beraber, ADB askeriyesi, asker olarak hizmet veren kadınlara rağmen üslerinin olduğu yerlerde veya işgal ettiği topraklarda büyük toplulukların etkisiyle misyonist, eşcinsel düşmanı, ataerkil ideolojiler ve ilişkiler yaymaktadır. ABD askeriyesinde erkekler değer düşürücü, nesnel ve küçük düşürücü karakterde eğitilirler. Bu durum da erkekleri feminizm karşıtı sert erkeklik rolü kalıbına sokar.

Bunlara ilaveten, askerlerden bazılarının kadın veya gay olmalarına rağmen askerler kararlı bir şekilde heteroseksüel erkek tecavüzcü bakış açıcı ile erotik şiddete yönelik olarak eğitilmektedirler. Örneğin, ilk Körfez Savaşı’nda Hava Gücü pilotları bombalamadan önce kendi ruhlarını yüceltmek için pornografik filmler seyretmişlerdir. 1999 yılına kadar açık saçık pornolar askeri üslerin ordu pazarlarında bulunabilir durumdaydı ve ordu pazarının en fazla satın aldığı şeylerden biriydi.

Askeriye, askerlerine sert erkeklik rolünde içsel olarak kadın düşmanlığını öğretir ve böylelikle askerler ruhsal olarak görevlerini rahatça yerine getirebilirler. 2003 yılı Hava Gücü Akademisi Balosunda, erkeklere üzerinde şöyle yazan bir not verilmiştir: "Sizler bombok ettiniz, bizler Amerika’yı koruyacağız, önümüzden çekilin sizi liberal sürtükler." Daha sonra kendilerine kadınların vajinal sıvılarının gelmesi için klitorislerinin ve göğüs uçlarının nasıl uyarılması gerektiği konusunda bir oyun talim ettirilmiştir(her ihtimale karşı eğer kadın isteksiz olursa diye?).

Endişe verici olan; Emeklilik İlişkileri Departmanı’na göre yeni emekli olan kadınların %80'inden fazlası diğer askeri personel tarafından cinsel tacize maruz kaldığını, % 30'u tecavüze uğradığını veya teşebbüs edildiğini rapor etmiştir. Askeri personelce işlenen şok edici cinsel şiddet suçları kurumca gözardı edilmiştir. Askeri personel tarafından tecavüze uğramaktan kurtulan kadınları savunan avukat Dorthy Mackey 4300 adet tecavüz ve tecavüze kalkışma davası ile uğraştığını bunlardan yalnızca 3 tanesinin cezai takibata tabi tutulacağını rapor etmiştir. Mackey’in kendi tecrübesine istinaden, askeri personel tarafından tekrar eden cinsel saldırıya uğrayan ve bu saldırıdan kurtulan bir kadın olarak talebi girişimine ulusal güvenliğe karşı bir tehdit oluşturduğundan Adalet Bakanlığınca karşı çıkılmıştır.

ABD’li bir Müfettiş General’in bildirdiğine göre askeri servisler diğer mesleklerden daha fazla yerel şiddete(askeriyenin kentteki sıkı idaresi, eğitimde fiziksel güç kullanımı gibi) vesile olmaktadırlar. (Buna askeriyenin kurumsal cinsiyet ayrımcılığı ve kadınlara karşı uyguladıkları şiddet de ilave edilebilir.) Askeriye tarafından, ırza tecavüz raporlarının doğruluğunu saptamak üzere kullanılan denetim listesi kadınların eşleriyle olan finansal problemleri ve “takip gerektiren” tıbbi ihtiyaçları yönünde yalan söylediklerini ortaya koymuştur. Askeriye son zamanlarda fahişelere ücretsiz göğüs implemantasyonu önermiştir. Bu şekilde operator doktorlar pratik yapmış olacaklardır. Bu arada, muharebe olan bölgelerde tecavüz tespiti için kullanılan araştırma malzemelerinde büyük azalma olmuş ve tecavüze uğramış olsa dahi fahişelerin kürtaj masraflarının ödenmesi reddedilmiştir.

Büyük bir askeri üstte Irak'tan dönen askerler üzerinde çalışan bir kadın terapist, taburlarda gittikçe tırmanan lokal şiddeti bildirmiştir, askeri üslerde eşlerini öldürenlerin sayısı her zaman yüksek olmuştur ancak bunlar askeriye tarafından örtbas edilmişlerdir. Ayrıca terapist, askerlerin pornografiye olan düşkünlüğünün de cinsel bencilliğin kaynağını oluşturduğunu, askerlerin kendi partnerlerinin ırzlarına geçtiklerini ve askerlerin kadın vücutlarını birer mastürbasyon aleti olarak kullanmak için eğitildiklerini de ifade etmiştir.

Askeriyenin ataerkil rolü daha büyük kültürlerde genişlemiştir. Yalnızca ideolojik olarak erkek çocuklara nasıl asker olunacağı öğretilmekle kalınmamış aynı zamanda bu, geleneklere de yansıtılmıştır. “Global Women's Strike” and “Survivors Take Action Against Abuse” üyelerinden Phoebe Jones, Abu Ghraib'teki şiddet skandalını şöyle anlatır: " Bunların hepsi birbirine bağlıdır. Buradaki hapishanelerde Charles Granier gibi (kendisi Abu Ghraib'teki skandala karışmıştır) korumalarınız var ki bunlar Irak'a gidip oradaki insanlara şiddet uyguluyor, derken burada da Irak veya Afganistan'dan gelip hapishanelerde muhafız olarak çalışan ve insanlara şiddet uygulayan ve tecavüz eden askerler var. Askeriye eğer isterse bu duruma bir son verebilir, ancak istemiyor. Aksine erkekleri devletleştirerek onları böyle davranmaya itiyorlar.

Hapishane işkencecileri, yerel hapishanelerdensonra personel olarak ABD şirketlerine verilmişti. Askeri hapishane dışında tecavüz kültürünün etkisi ABD çapında topluluklara da yaygınlaştırılmıştır. 1997 yılında eski askerlerin eyaletlerde federal ya da yerel hapishanelere düşme nedenlerinden biri cinsel saldırıdır.

Kadınlara karşı uygulanan şiddetin gücü ırksal veya ekonomik hiyerarşiden ayrılamadığı gibi bu parçalar birbirinden bağımsız olarak incelenemezler. Katerina kasırgasının bir sonucu da lokal şiddetin tahribatından ve cinsel saldırılardan insanları korumaktır. Ev içi şiddete karşı kurulan Louisiana Koalisyonu, partnerlerinin tecavüz ve fiziksel şiddetine maruz kalan fakir kadınların evsizler barınaklarında yaşamaya zorlandıklarını belirtmiştir. Söylenmesi gereksiz olsa da fakir ve beyaz olmayan kadınlar cinsiyetçi şiddetin kaynağının ‘yokluğu’ ile karşılaşmaktadırlar. Mesela, kadınlara karşı işlenen cinsel suçlar ‘sınıfsal fark’ gözetmese de, refah içinde yaşayan yüksek sınıftaki kadınlar kendilerine tacizde bulunan

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Militarizm ve kadına yönelik şiddet-L.MARSHALL

Kaynak: www.ulkedeozgurgundem.com

"Askeri eğitim çoğunlukla kadına yönelik düşmanlığı ve kadınları aşağılamayı teşvik eder. Toplumsal cinsiyete dair hakaretleri kullanmak, erkekleri hem kendi kültürlerindeki kadınlara karşı hem de "öteki" kültürün kadınlarına karşı saldırgan davranma yönünde motive ediyor. Pornografi ve fuhuş her zaman için askerlerin gayri resmi bir şekilde onaylanmış eğlence biçimleridir."

LUCİNDA MARSHALL-(Kadının dilinden)

Korkunç bir şekilde hatalı yönlendirilen ve hasar yaratan "Teröre Karşı Savaş"ın bir türlü sonunun gelmemesiyle birlikte savaşın kadınlar üzerindeki etkisinin farkına varmanın aciliyeti giderek artmaktadır. Militarizmin alabildiğine şiddetlendirdiği bir salgın olan kadınlara yönelik şiddet salgını devam ettiği sürece gerçek anlamda barış olamaz. Kadınlara yönelik şiddet ve militarizm arasındaki bağlantıyı kurmak tüm kadınların yaşadığı şiddet kuşatmasını sona erdirmek için çok önemlidir.

"Öteki"ne karşı güç teorisi, askeri harekatlar ve kadınlara yönelik saldırılar arasındaki bağı kurmamızı sağlar... Bu teoriye göre bir birey, etnik grup, hükümet vs.'nin istediğini öteki üzerinde güç kullanarak elde etmesi, izin verilebilir bir durumdur. Patricia Evans'ın belirttiği gibi, bu metot bizi bir uygarlık olarak insanlar ve kaynaklar üzerinde çok fazla güç tahayyül edip şimdi dünyayı toptan silip süpürecek güce sahip olma noktasına getirmiştir.

Bu güç teorisinin geçerli olabilmesi için, halklar, kültürler vb. arasında farklılıklar yaratarak (ne kadar yanlış olduğunun bir önemi yok) bir "öteki" tanımlanmak zorunludur. Öteki; bir birey, ülke, etnik grup vs. olabilir. İki grup arasındaki farklılıkları vurgulayarak bir öteki yaratmaya dayalı olan bu teori, militarizmin yaşam kaynağıdır. Bu nedenle ötekinin "daha aşağı"da olduğu savunulur. Bu tanım yapıldıktan sonra öteki korunmalıdır ya da yok edilmelidir.

Çok iyi bilindiği gibi açıkça veya üstü kapalı bir şekilde kadınlar "öteki"dir. Sonuç olarak bu, kadınları ve kadınlığın tüm yönlerini kontrol altında tutmak ve aşağılamak için güç isteyenlerin gözünde gerekli hale gelir. Pek çok kültürde, kadınlar erkeklerinin mülkü olduğu düşünülür. Bu yüzden, bir kadın tecavüze uğradığında bu, erkeğinin erkekliğine fiili bir saldırıdır. Bu fikir yürütmeyi kullanırsak, kadınlar belli bir kültürün, etnik grubun ya da ülkenin erkeklerinin onuruna saldırmak adına savaşın hedefi haline gelir. Bu nedenlerden ötürü, tecavüz ve kadına yönelik cinsel saldırının diğer biçimleri her zaman savaşın veya çatışmanın bir parçasıdır. Kadınlar saldırılabilecek, çalınabilecek ve leke sürülebilecek mülk olarak varsayıldıklarında, düşmanı kadınlaştırmanın ve küçük düşürmenin bir aracı haline gelir.

Kadına yönelik şiddetin pek çok türü, sivil nüfus ve çatışma sonrası durumlar üzerindeki dolaylı etkisi de dahil olmak üzere, militarizm tarafından azdırılır. Bunlar şöyledir: Hem ordu içinde hem de sivil nüfusa karşı tecavüz/cinsel saldırı ve taciz. Ev içi şiddet. Fuhuş, pornografi ve kadın ticareti.

Ataerkil devrin başlangıcından beri kadınlar savaşın ganimetleri olarak düşünülmüşler, üstü örtük "ikincil zarar" ifadesinin altında görünmezleştirilmişlerdir. Ruanda'da, 1994 soykırımında en az 250 bin kadına tecavüz edildi. 1990'lar boyunca 20 binden fazla Müslüman kadın Bosna'daki etnik temizlik kampanyasının parçası olarak tecavüze uğradı. Ve 2003 kadar yakın bir tarihte BM, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki savaş boyunca binlerce kadın ve kız çocuğunun tecavüze uğradığını belirtiyordu. Grup tecavüzleri o kadar yaygın ve vahşiydi ki, doktorlar vajinal tahribi savaşla ilgili suçlar içinde sınıflandırmaya başladılar.

Askeri eğitim çoğunlukla kadına yönelik düşmanlığı ve kadınları aşağılamayı teşvik eder. Toplumsal cinsiyete dair hakaretleri kullanmak, erkekleri hem kendi kültürlerindeki kadınlara karşı hem de "öteki" kültürün kadınlarına karşı saldırgan davranma yönünde motive ediyor. Pornografi ve fuhuş her zaman için askerlerin gayri resmi bir şekilde onaylanmış eğlence biçimleridir.

Fuhuş askeri eylemlerin sürekli etkilerinden bir diğeridir. Birleşik Devletler'in erkekleri mutlu etmek için her zaman hiç dillendirilmeyen bir askeri politikası olmuştur. Asker için bir aktif seks piyasası kurulmuş ve fuhuşun, Birleşik Devletler yasaları ve uluslararası hukuku doğrudan çiğneyen tutarlı bir şekilde gelişmesinin önü açılmış ve bu cesaretlendirilmiştir. Ordu içindeki kadınlar da olağan hedefler olarak görülmektedir. Yakın tarihli bir araştırmada, emekli kadın askerlerin yüzde otuzu Birleşik Devletler askerleri tarafından kendilerine tecavüz edildiğini ya da tecavüz girişiminde bulunulduğunu belirttiler. Bir Savunma Şubesi araştırmasına göre Hava Kuvvetleri Akademisinin her beş kadın öğrencisinden biri öğrencilik süreleri içinde cinsel tacize uğradığını belirtti. Ne yazık ki bu saldırıların çoğu, kurbanlar kariyerlerine zarar gelecek şekilde ya da sadık veya vatansever olmamakla suçlanarak karşılık görmekten korktukları için olay zamanında bildirilmedi.

(2)
Çatışma sonrası dönemler boyunca militarizmin etkileri de oldukça önemlidir. Savaştan dönen erkekler şiddet uygulama haklarını sıklıkla savaş alanından kendi çevrelerine taşırlar. Mesela, Afganistan'da bittiği varsayılan savaştan sonra kadınlar için koşullar oldukça kötüleşti. Tecavüz, zorla yaptırılan fuhuş ve evlilikler, yakıcı asitler, kız okullarının bombalanması ve kadınların satılması günlük işkencelerdendir. Burada, Birleşik Devletler'de, Fort Bragg, Kuzey Carolina'da 3 asker, Afganistan'daki görevlerinden döner dönmez kendi eşlerini öldürdü

Eğer kadın düşmanı şiddet kadar küresel kadına yönelik şiddet salgınının da militarist güç uygulama düşüncesinin önemli bir bileşeni olduğunu inkar edemiyorsak artık, zaman gelmiştir. Ama daha öteye gitmeli ve erkeklerin kadınlara uyguladığı şiddetin ne kadar yaygın olduğunu da fark etmeliyiz. "Barış" zamanında bile kadınlar için barış ortamı yoktur. Yakın tarihli bir UNIFEM (Birleşmiş Milletler Kadın Kalkınma Fonu) raporuna göre her üç kadından biri hayatının bir döneminde cinsel saldırıya uğramaktadır. Birleşik Devletler Adalet Şubesi'ne göre her 90 saniyede 12 yaşından büyük bir kişi cinsel saldırıya uğramaktadır. Kurbanların yüzde 89'u kadın, saldırganların yüzde 99'u erkektir. Bu nedenle, kadın düşmanı şiddete dair bilinçliliği artırmak için çalışanların ve militarizmi yok etmek için çalışanların gündemlerinin kesiştiğini fark etmeleri ve birlikte çalışmanın yollarını bulmaları çok önemli.

Bu amaç için kullanılabilecek ve kullanılması gereken pek çok araç var. Bunların arasında International Crime Court'dan (Uluslararası Suçlar Mahkemesi -ICC) yararlanabileceği gibi olduğu kadar United Nations Security Council (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi -UNSC) 1325'in ve Convention on Elimination of all sorts Of Discrimination Against Women (Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi -CEDAW) işletilmesi de bulunuyor.

2002'deki anlaşmayla kurulan ICC, cinsel şiddeti ve her türlü toplumsal cinsiyet şiddetini savaş suçu olarak tanımlayarak askeri çatışma boyunca kadına yönelik işlenen toplumsal cinsiyet-temelli suçlar için sorumluluğu düzenliyor. Ayrıca bu suçların daha iyi göz önüne serilmesini kolaylaştıracak ve kurbanlara yasal tavsiyeler vermenin yanı sıra tanıklarla kurbanların korunmasını sağlayacak araçlar da içeriyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1325 Çözümü kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının korunması ve bu haklara saygı duyulmasını emrediyor ve çatışma ve barış süreçlerinin önlenmesi, idaresi ve çözümü için kararlarda kadınların temsilinin artması için çağrı yapıyor. Ayrıca özel temsilciliklere atanan kadınların sayısının artması için de çağrı yapıyor. Diğer şartlar kadınların yerel barış inisiyatiflerini desteklemeyi ve kadınların ve kız çocuklarının hakları ve korunması için uygulanabilecek uluslararası hukuka saygı göstermeyi içeriyor. Kadınları ve kız çocuklarını toplumsal cinsiyet temelli şiddetten korumak için özel ölçütleri kabul etmeye ve Güvenlik Konseyi'nin görevlerinin toplumsal cinsiyet anlayışlarını ve kadınların haklarını, aynı zamanda yerel ve uluslararası kadın gruplarına danışarak, hesaba katmasını sağlamaya çağırıyor.

CEDAW 1979'da BM Genel Toplantısı'nda kabul edildi. Kadına yönelik ayrımcılık "...cinsiyete dayalı; sonucu ya da amacı kadınların tanınmasını, beğenisini veya deneyimini zayıflatmak veya değersizleştirmek olan; kadınların ve erkeklerin, insan hakları ve politik, ekonomik, toplumsal, kültürel, sivil veya herhangi bir alandaki temel özgürlükler açısından eşit olduğunu gözardı eden her türlü ayrımcılık, dışlama ya da engelleme" olarak tanımlanır CEDAW sıkça kadının insan hakları için referans gösterilmektedir.

ABD'nin ICC'de yer almadığını ve UNSC 1325'i imzalamadığını ve CEDAW'ı onaylamadığını bilmek önemli. Ancak Irak ve Afganistan üç anlaşmaya da katıldı ve bu nedenle bu ülkelerdeki olaylara uygulanabilecek bir dava açılabilir. Özelde, şiddetin her zaman kurbanların insan haklarını ihlal ettiği açık olmalıdır ve bu nedenle UNSC 1325 ve CEDAW açıkça bu çatışmalara uygulanabilir. Ayrıca, her iki ülkede de belgelenen salgın şeklindeki tecavüzler kesinlikle ICC tarafından ele alınabilir.

Bu araçlardan yararlanılmasını talep etmenin yanı sıra, erkeklerin cinsiyetçiliği ve şiddetine karşı sesimizi yükseltmemiz gerekli. Ne olduklarını adlandırmaya ve erkeklik unvanının bu toksik yönüyle kadınları öldüren militarizm arasındaki bağlantıyı kurmaya ihtiyacımız var.

Sonuç olarak, yetki elde etmek için farklı yollar bulmalı ve bu yolları izlemeliyiz. Gücünü, öteki üzerinde güç kullanmaktan değil içeriden ve birliktelikten alan sürdürülebilir bir sistem yaratmak için Riane Eisler'in ifade ettiği "ortak düşünme"den yararlanmamız gerekiyor. Eisler'in dikkat çektiği gibi, eşitlikçi ve demokratik değerlere dayalı bir ortaklık toplumunda şiddetin derecesi düşüktür çünkü ataerkide olduğu gibi egemenliği korumak için şiddete ihtiyaç yoktur. Başka şeylerin yanında, bunun üstesinden gelmek harcama önceliklerinde bir değişim gerektirir. Mesela, iyi çocuk bakımının ve iyi eğitimin bir çocuğun yeterli bir yetişkin olmasında büyük etkisi vardır. Şimdiye kadar eğitimcileri ve çocuk bakımı sağlayanları eğitmek için harcanan miktar askerleri eğitmek ve öldürme yetisi kazandırmak için harcananın yanında çok az kalır. Bu yüzden militarizmin insanların şiddeti ve ataerkiyi norm olarak kabul ederek toplumsallaşmasında oransız bir rol oynaması mümkün kılınmıştır. Harcama önceliklerinde değişim yaratarak toplumsal cinsiyet egemenliğinin yapıcı birliktelikler üzerindeki iktidarına izin veren toplumsallaşma sürecini değiştirmeye başlayabiliriz.

Çeviren : Sezin (Feminist Kadın Çevresi)

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Ordunun Bekası Toplumsal Cinsiyet Ayrımcılığı Üzerinde Yükseliyor

-Bir askeri üste eş olarak yaşayan bir kadının kendi ilerlemesi, kocasının terfi edecek kadar başarılı bir performans göstermesine bağlıdır. Böylece kapısının dışındaki kadın barış eylemcilerini bir müttefik değil, düşman olarak görür-

Cynthia ENLOE

Bir generalin boşanmak için ordudan istifa etmesiyle, bir başka generalin eşinin konuşması aynı güne denk geldi. Ertesi gün ilk generalin boşandığı eşi –büyük bir hayranlıkla- nasıl kendisinin de askerleştiğini anlattı. Ordunun hayatın ortasında yer aldığı Türkiye'de "içeriden" iki kadının aktardığı deneyimleri, bunu amaçlamıyor da olsalar militarizmin toplumsal cinsiyetle ilişkisi açısından öğretici oldu. Militarizme karşı çıkan "dışarıdan" bir kadının başına neler geldiğiyle ilgili Eren Keskin örneği hala aklımızda. Bu vesileyle Cynthia Enloe'nin Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler: Feminist Bakış Açısından Uluslararası Siyaset başlıklı kitabından Askeri Üslerdeki Kadınlar bölümünün sonunu aktarıyoruz.

Britanya silahlı kuvvetlerinin dış siyasetlerini yürütmek için cinselliği nasıl kullandığıyla ilgili Belizeli kadınların (ayrıca bazılarının anlattığına göre ithal edilen Guatemalı kadınların da) anlatacağı çok şey vardır.(1) Britanya birlikleriyle flört eden Kuzey İrlandalı ve Batı Alman kadınların, Belizeli kadınlarla paylaşacağı çok önemli bilgileri var.

Britanyalı kadın barış eylemcileri ve üniformalı kadınlar gibi, Britanyalı askerlerle evlenen Britanyalı kadınlar da bu resmin tamamlanmasına yardımcı olabilirler. Bu kadınların görünüşe göre birbirlerinden çok farklı deneyimlerinin hepsinin bir araya getirilmesinin sonucu ise toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiş üs siyasetidir.

Ancak bir askeri üsse kendi güvenliğini kazandıran şey bu kadınların arasındaki ayrımların ta kendisidir. Silahlı kuvvetlerin üslerini ayakta tutabilmek için kadınlara ihtiyacı vardır, ama aynı zamanda bu kadınların karşılıklı olarak dışlayıcı kategorilere ait olduklarını tasavvur etmelerine ihtiyaç duyarlar. Farklı ülkelerin kadınları mesafelerle ve genellikle de ırk ve siyasi nüfuz eşitsizlikleriyle birbirinden ayrılmıştır.

Fahişeler, kız arkadaşlar, eşler, barış eylemcileri ve kadın askerler birbirlerini cinsel ya da ideolojik rakipler olarak görmeyi öğrenmişlerdir. Feminist sorgulamanın katkıda bulunmadığı bir üs karşıtı hareket bu ayrımları olduğu gibi bırakır. Bu bağlamda silahlı kuvvetlerin kadınlar arasındaki karmaşık farklılıklara bağımlı olduğunu görmezden gelen bir üs karşıtı hareket belli bir üssü kapatmayı başarsa da askeri üs yapılarına dokunamaz.

Üssün içindeki ve dışındaki kadınlar
Bir askeri üste eş olarak yaşayan bir kadın kendini güvende hissetmek ister. Ayrıca onun kendi ilerlemesi, kocasının terfi edecek kadar başarılı bir performans göstermesine bağlıdır. Böylece kapısının dışında kamp kuran kadın barış eylemcilerini bir müttefik olarak değil, düşman olarak görür. Üniformalı kadın, ordunun erkeklik geleneklerine meydan okumaya çalışır; kendini erkek takım arkadaşlarının elde edebileceği bir cinsel nesne olarak değil, savaşan bir yandaş olarak görür.

Öyleyse, bu kadının, kendi çalışma mekanını erotize ettiklerini düşündüğü üs kapılarının dışında (ya da bazen içinde) fahişelik yapan kadınlara içerlemesi şaşırtıcı değildir. Askerlerin kız arkadaşları hiçbir zaman flört ettikleri askerin evde bir karısının olup olmadığından tam olarak emin olamazlar.

Sevgilisinin komutanı onu yabancı bir kadınla evlenmemesi için uyardığında ya da vazifesi sona erdiğinde ve yerli eşlikçilik ihtiyacı birden bire kesiliverdiğinde evlilik vaatlerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini hiçbir zaman bilemezler.

Tüm kadın eylemciler ilişkiye geçmeli
Bu nedenle 1985 yılında Nairobi'de bir araya gelen Kenyalı ve Filipinli kadınlar Amerikan üslerine ev sahipliği yapan ülkelerdeki kadınlardan oluşan bir ağ kurmak için Askeri Fuhuş Karşıtı Kampanya (Campaign Against Military Prostitution-CAMP) başlattıkları her üssün bağımlı olduğu küresel toplumsal cinsiyet yapısını parçalamak yolunda bir adım atıyorlardı.(2)

Tıpkı eylemlerinin ABD ordusunun devasa Subic Koyu deniz üssünün gözde yedeği olan ve küçük bir Pasifik ulusu olan Belau'daki zaten siyasi olarak bilinçli kadınlar açısından nasıl bir anlam ifade edeceğini tasavvur etmeye çalışan Filipinli üs karşıtı eylemciler gibi.(3)

Bir üs bir yerden başarı ile kaldırıldığında bunun başka bir yere gönderilmesi muhtemeldir. Eğer üs karşıtı hareketlerdeki aktif kadınlar üslerin alternatifleri olan ülkelerdeki kadınlarla ilişkilerini geliştirmeyi işlerinin ayrılmaz bir parçası olarak görseler, bir askeri üssü kaldırırken teçhizatın ve personelin devredilmesi kadar küresel stratejinin yeniden değerlendirilmesini sağlama şansları da daha fazla olur.

Eğer asker eşleri ve kadın askerler fuhuşun yalnızca kendi askeri üs yaşamlarını değil sırtından geçindikleri ülkenin yaşamını da nasıl kirlettiğini keşfetmeye koyulurlarsa kendileri için aradıkları saygının kökleri de daha derin olacaktır. Böylesi bir keşif ayrıca onların siyasi ufuklarını geliştirmelerine, kendi çıkarlarına daha az odaklanıp militarizasyonun sonuçları hakkında daha fazla soru sormalarına da teşvik edecektir.(CE/EÜ)

* Cynthia Enloe, Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler: Feminist Bakış Açısından Uluslararası Siyaset, çev: Berna Kurt ve Ece Aydın, Çitlembik Yayınları, 2003, İstanbul.

(1) Afro-Karayipli bir feminist ve sosyolog olan Jacqui Alexander, Belizeli kadın eylemcilerin, Britanyalı yetkililerin orada kalan Britanyalı askerlere cinsel hizmet sağlamaları için Guatemalalı kadınları Belize'ye getirdiklerine inandığını bildirdi. Bu Belizeli ve Guatemalalı kadınlar arasında bir gerilim yaratmıştı. Jacqui Alexander, konuşma, Cambridge, MA, Aralık 1988.

(2) CAMP'ın, Kadınların Sömürülmesine Karşı Üçüncü Dünya Hareketi'nin kurucularından biri olan Rahibe Soledad Perpinan, Manila, Filipinler; Clark Üniversitesi'ndeki bir konuşma, Worcester, MA; Nisan 1987; Cast the First Zone, Quezon City, Filipinler'deki Dünya Kiliseler Konseyi, 1987 içinde, Leopoldo Maselina, "Prostitution and Militarization", s.49-65; Saundra Sturdevant, "The Bargirls of Subic Bay", The Nation, 3 Nisan 1989, s. 444-6

(3) Askeri üslerin Pasifik'teki kadınlar ve nükleer karşıtı kadın eylemciliği üzerindeki etkisine dair daha fazla bilgi için bkz. Jane Dibblin, Day of Two Suns: US Nuclear Testing and the Pacific Islands, Londra: Virago, 1988. Ayrıca, Women Working for a Nuclear Free and Independent Pacific, c/o Beech Range, Levenshulme, Manchester, M19 2EO.

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Türkiye’de özgürlüğü ararken…

pinar selek

"Militarizm de, erkekliğin son derece güçlü örgütlendiği bir iktidar sistemidir. Askeri değerler, erkekliğin ideolojik inşasında çok önemli bir rol oynarlar. Bu nedenle, son yirmi yıldır, ataerkiye karşı bütünlüklü bir özgürlük perspektifiyle, erkekliğin üretim mekanizmalarını sorgulayan feminist kuram, hem militarizm analizini, hem de anti militarist politikayı etkiledi."
Özgürlük karmaşık bir sorundur. İnsan, binyıllardır özgürlüğü arar, bulamaz. Yolunu dolaysızca çizemez. Tanımını kolayca oluşturamaz. Bir yanıyla, kendini gerçekleştirme, bedensel ve düşünsel enerjiyi, yaratıcılığı, eyleme yetisini büyütme olarak ele alınan özgürleşme, varlığın belirleyicilik gücünün gelişmesi, ilişki kurduğu tüm öznelerin, evrenin, yaşamın hakikatine vakıf olması, görünen ya da görünmeyen iktidar ilişkilerini çözebilmesi ve buna göre kendi varlığına ilişkin seçim yapabilme kapasitesinin gelişmesi olarak da tanımlanır.
Binlerce yıllık yaşam macerası, aynı zamanda da hararetli bir özgürlük yolculuğudur. Ölüm-yaşam kıskacındaki insan, kısacık hayatında, belirsizlikler ve güç ilişkileriyle boğuşur; kendi akışını, varlığını, arayışını sürdürmek, gürleştirmek ya da kendi durgunluğunu, sabitliğini korumak istenciyle, doğayla bir mücadele yürütürken, genellikle toplumsal var oluş içinde sönümlenir. Hayat ve ölüm kıskacındaki insan, kendi türüyle birlikte yaşarken ortak hayatın ‘gereklilikleri’ ve kendi ihtiyaçları arasında sıkışır. Farklılıkların kodlanmış anlamları bağlamında oluşan iktidar ilişkileri ise, iç içe geçmiş tutsaklıklar yaratır. Bu koşullarda, özgürlük arayışı, insanı, hem doğayla, hem toplumla, hem kendisiyle karşı karşıya getirir.
Toplumsallık sorunu, insanın varlıksal arayışını kuşatmıştır. Kendi türüyle bir arada yaşama macerasında, insan, oluşturduğu sisteme yabancılaşmış, ekonomik-kültürel-cinsel olarak belirlenir konuma gelmiştir. Çağımızın toplumsal ilişkileri içinde, belli değerler doğrultusunda yetişen “birey”, üretim-tüketim-eğitim-eğlence ve özel hayat gibi kategorize ettiği yaşam alanlarında, toplumsal kurumların belirlediği sınırlara göre yaşamaktadır. Bu sınırlar içinde şiddet kurumsallaşmış, ilişkilere çeşitli iktidar biçimleri hâkim olmuş, mikro ve makro iktidarlar bütünleşmiştir. Yani her insan, toplumsallığı, iktidar ilişkisi olarak kurmaktadır; şekillenişi, karakter ve zihniyetinin oluşması bu zemin üzerinde gerçekleşmektedir. Bu sınırlar, zorunluluklar, değerler ve görevler içinde, insan, kendi kendini, oluşturduğu uygarlıkla tutsak etmiştir. Modern yaşamın en derin sorunları, toplumun egemen güçlerine karşı, tarihsel mirasın, kültürün ve yaşam tekniğinin ağırlığına karşı, bireyin kendi var oluş bağımsızlığını koruma çabasından doğar. Bu nedenle, özgürlük arayışı, öncelikle, insanın toplumsal olarak kurduğu mekanizmalar, kurumlar ve ilişki biçimlerine yönelir.
Genellikle “Benim özgürlüğümün sınırı bir başkasının özgürlük sınırını belirler” denir. Öyleyse birbirinden ayrışmış bireylerin ve toplumsal grupların, yalıtılmış özgürlük alanları mı vardır? Herkes kendi alanına çekildiğinde, tüm insanlar için geçerli toplumsal özgürlük gerçekleşebilir mi? Hayır, çünkü herkes, kendi özgürlük alanını kendisine göre belirlemek ister. Oysa toplumsal yaşam, özgürlük alanlarının iç içe geçtiği, üst üste çakıştığı, birbirini bağladığı ve her gün yeni taleplerle şekillendiği bir çerçeveyi ortaya koyar. Bu nedenle, özgürlük, varlıklar arası ilişkide, bir ihtiyaç olarak ortaya çıkar.
Özgürlük arayışının nasıl, hangi kavramlarla, neye-nelere yönelik yürütüldüğü, toplumun ne kadar okunduğuyla ilgilidir. Binyıllardır yürütülen özgürlük mücadelelerinde farklı egemenlik biçimlerinden kurtulmaya odaklanılmış, kimi zaman bu kurtuluş gerçekleşmiş ama bir özgürlük çıkışı sağlanamamıştır. Emek sömürüsü, cinsiyetçilik, insan merkezlilik, heteroseksizm, yaş hiyerarşisi, milliyetçilik gibi birbirine içkinleşen, söylemlerini ortaklaştıran, kimlik ve değerlerini birlikte kurgulayan tüm iktidar biçimleri karşısında, özgürlük arayışının, tutarlı ve bütünlüklü bir yaklaşıma, nüanslara dikkat eden iktidar sarmalının gerektirdiği bir karşı siyasete ihtiyacı vardır.
Türkiye’de özgürlük adına, birbirinden farklı yaklaşımlara sahip çeşitli hareketler ortaya çıktı. Bu arayışlarının, birbirine değmeyen, bir diğerinin içinden geçen ya da üzerine abanan tarihi yeni yeni yazılıyor. Özgürlük iddiasındaki hareketlerin, tanımladıkları iktidara karşı mücadelelerinde, benzer ya da farklı arayışları nasıl ilişkilendirdikleri üzerine sorular sorulmaya, çeşitli tartışmalar yapılmaya başlanıyor.
Bu tartışmalar içinde militarizm kavramı ve anti militarizm, yeni yeni gündemleşiyor. Türkiye’deki toplumsal ve siyasal yapının yarattığı çelişkilerin olası etkisiyle, bu konuda bir tutum arayışı, cılız da olsa beliriyor.
Türkiye’de telaffuzu yirmi yıla varmayan bir geçmişe sahip olan anti militarizm, dünyada da, şimdiki tanımıyla, son otuz yıla ait bir kavramdır. Bu süreçte, 20. yüzyılın anarşist ve sosyalist kuramlarından bağımsızlaşarak tanımlanmaya başlanmış, tutarlı bir özgürlük savunusu olma iddiasını ortaya koymuştur.
Kendini hakim kuramlardan ayrıştırarak ortaya koyan bir başka özgürlük savunusu ise feminizmdir. Feminizm, kadınların, hem kendileri, hem de ilişki kurdukları tüm varlıklar için, bir özgürlük politikası geliştirme iddiasıyla ortaya çıktı. Söz konusu iddia, Türkiye’de politikaya nasıl yansıdı? Türkiye’de feminist hareket, özgürlük anlayışını hangi eksenlerde ortaya koydu? Buna bağlı olarak, söylemlerini ortaklaştıran, kimlik ve değerlerini birlikte kurgulayan iktidar biçimleri, özelde militarizm karşısında, nasıl bir söylem ve tutum geliştirdi? Militarizm karşısındaki duruş, feminist hareketin analiz ve politikasını nasıl etkiledi? Bu makale, belirtilen sorular üzerinden tartışmayı hedeflemektedir.

Militarizm özgürlük zeminini ortadan kaldırır
İktidar, tekil şiddet biçimlerinin, toplumsal ilişkiler içinde süreklileşmesidir. Foucault’ya atıfta bulunarak, iktidarı, sahip olunan bir şey, “bir mülk değil de bir strateji olarak” ele alırsak, iktidar kavramı, kurumsallaşmış bir şiddet stratejisi olarak da tanımlanabilir.
Çeşitli sebeplerle ayrıcalıklı konumda olanlar, kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyi başkalarına yapabilirler, çünkü varlıklar, kategorik olarak farklı ve hiyerarşik algılanır. Dolayısıyla, ötekine yapılacak şeyin kıstası bir diğerinin inanç sisteminden üretilir. Bu, iktidarın üretimidir. Hükmedilenlerin pozisyonları aracılığıyla, onlar üzerinden kendini gösteren iktidar sistemi içinde, dışlama, inkar, asimilasyon, ayrımcılık, kendine bağlama, yoksun bırakma, kapatma, rehabilitasyon, marjinalleştirme, yok etme gibi yöntemlerle, emek sömürüsüne, insan merkezciliğe, cinsiyetçiliğe, militarizme, milliyetçiliğe, ırkçılığa, heteroseksizme, yaş hiyerarşisine vb. dayalı çeşitli toplumsal şiddet türleri kimi zaman iç içe, kimi zaman birisi öne çıkarak uygulanır.
Toplumsal iktidar ilişkileri, analitik olarak farklı da olsalar, birbirini besler, eklemlenir, iç içe geçer, kıvrılıp dönüşür, başka yerlere taşınıp yaygınlaşır. Birey, bu eklemli bağ arasında şekillenir, hem ezen, hem de ezilen konumlarda kendisini var eder.
İktidarlar arası içkinliğin politik kurumsallaşmasına baktığımızda da karşımızda devleti buluruz. Devlet, tek bir kimliğin değil, farklı hiyerarşi ve tahakküm ilişkilerinin merkeze oturduğu bir kurumsallaşmadır. Kamusal otoriteyle sosyal otoritenin bütünleşmesiyle şekillenen devlet, bir örgüt olmanın ötesinde, toplumsal yapıya karakterini veren bir kurumdur. Devlet örgütü yıkılabilir. Ama bu, kurumsal olarak devleti ortadan kaldırmaz. Bir zihniyet ve kurumsal akış olan devlet, belli bir sürekliliğe sahiptir. İktidarın, sahip olunan bir şey olmadığını söyleyen Foucault’nun, bu etkilerin, düzenleme ve planlamalarla, manevralar, teknikler ve işleyiş tarzlarıyla geliştiğine dair vurgularını hatırlarsak, devletin toplumsal iktidar ilişkileriyle olan bağını daha iyi görebiliriz. Foucault, iktidarın içinde korunan, tutulan bir imtiyazdan çok, sürekli olarak gerginleştirilen, faal haldeki ilişkilerin oluşturduğu bir ağdan bahseder. Bir iktidarlar ittifakı olan devlet de, aşkın statüsüyle, tüm toplumu denetim altına alan, toplumsal iktidarların işleyişini garantileyen, toplumsal düzene uymayan unsurların yok edilmesini sağlayan, sürekli fetheden bir mekanizmadır.
Devlet savaşla kurulur, kazanılmış savaşı kurumsal olarak sürdürür, sistemleştirir; böylece savaş devletleşir.
Çeşitli tanımlarda ‘savaş”la özdeşleştirilen, ama ağırlıklı olarak, askeri sistemin egemenliği olarak bilinen militarizm, başta modern devletin tüm katmanları olmak üzere, toplumsal iktidar sistemlerinin rol oynadığı bir yapılanmadır. Şiddetin örgütlenip sistematikleşmesi, ordulaşması, devletleşmesidir. Hem maddi hem ideolojik bir görünüme sahiptir. Bir ideolojidir, bu doğrultuda geliştirilen örgütlenme biçimi ve politikadır. Çok etkenli bir süreç olarak, ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal bir yapıya sahip olan militarizm, geleneksel tahakküm pratiklerini kombine edip etkilerini arttır; devletin dayandığı egemenlikler sarmalını, kimliksel, konumsal olarak kurulan insanı sürekli olarak yeniden şekillendirir. Bir iktidar mekanizması olarak, baskı altına almaktan çok biçim verir, kalıp yaratır ve kural koyar. Yazılı hukuk aracılığıyla kendini meşrulaştıran, bürokratik bir idari kurmay tarafından uygulanan nesnelleştirilmiş egemenlik, “insani sürtünme kuvvetlerini”(1) ortadan kaldırır, yani davranışları olabildiğince önceden hesaplanabilen ve öznel değer yargılarının etkisinde olabildiğince az kalan, kontrol edilebilir bireyler üretir. Bürokrasi, işbölümü ve işleyiş üçgeninde mecburiyete boyun eğen birey, kendi eyleminden sorumlu olmadan, yerine getirdiği görevin sonuçlarına “kayıtsız” kalarak büyük sistemin işlemesini sağlar.
Bu, kapatılan ve dışlanan insandır. İnsanlar, tahakküm metaforlarının, belli görev, üslup ve anlayış duvarlarının arasına kıstırılır; bir süre sonra o duvarların şeklini alır; çeşitli aidiyetlerle “homojen bizi yaratılır”, “ötekiler” ise, dışlanır. Bu kapatma süreci, sadece bir kategoriye yönelik değildir. “Biz”in içinde çeşitli “biz”ler oluşur. Delilerin tımarhanelerde bedensel olarak zapt u rapt altına alınmasıyla orduda bedenin şartlandırılıp yönlendirilmesi, birbirine bağlı süreçlerdir. Militarizmin ürettiği davranış ve dil kalıpları, tüm düşünce ve pratiklerin sınırlarını önceden çizer. Toplumda zaten kimliksel, konumsal olarak kurulan insan, devletle birlikte daha planlı kurgulanır. Kesin hiyerarşik kademelere bölünmüş bir organizasyon olan askerlik kurumu, sosyal disiplini kurmanın laboratuarıdır. Bu laboratuarda pekiştirilen politikalar, çeşitli kanallardan, toplumun düzeneklerine yayılır.
Denetleyici bakış, kışla duvarlarından dışarıya taşarak sivil hayatın içine uzanır, gözetler ve düzenler. Politik ortopedi aracılığıyla, öznelliği ortadan kaldırılan insan, bireyleştirilir, zaman ve mekân içinde kodlanır, “normalleştirilir”, yerleşikleştirilir, kimlik kart numaralarıyla tanımlanır ve üretime sokulur.
Militarizm, aklın işleyişini, üslubu, kişiliği, davranışları, alışkanlıkları ve ahlakı yönetir. Rasyonellik, olanı kabul etmek, mantığa bürümektir. Olan, ikiye ayrılmış dünyadır. Düalistçe bölünmüş gerçekliktir. Biz ve ötekidir. Düşünce ve duygudur. Devlet ve toplumdur. Doğa ve insandır. Kadın ve erkektir. Bunlar, birbirinden ayrıksı varlıklar olarak ele alınır. Araçsallaştırılan akıl, mantığın gerektirdiği katılığı temsil etmeli ve duygulardan arınmalıdır. Militarizm, kendini bu erkek akılla kurgular ve sürdürür.
Diğer yandan, düşüncenin kim tarafından dile getirildiği önemlidir. Orduda, üst’ün talimatı tartışılmaz. Ataerkillik, yaş hiyerarşisi, sınıf egemenliği gibi iktidar biçimleri aracılığıyla zaten toplumsal olarak içselleştirilen bu algı, ordu laboratuarındaki çeşitli itaat mekanizmalarıyla kusursuz bir biçimde üretilir ve topluma yayılır. Güçlü olan, zengin olan, rasyonel olan, erkek olan, baba olan, büyük olan, yetkili olan haklıdır. Otoritenin yarattığı saygı ve korku bileşimi aklı dondurur. İnsanlar, babaya da, “koca”ya da, patrona da, şefe de, devlete de aynı duyguyla itaat ederler.
Militarizm, özellikle ataerkil inanç ve yapıların meşruiyetine, gücüne, özgünlüğüne göre şekillenir, söylemini, değerlerlerini, ritüellerini bundan beslenerek oluşturur. Kamusal otorite arkasına sosyal iktidarı alır, siyasi egemenlik erkeksileşir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal bir süreç olarak örgütlenen militarizmin, kadınlık ve erkekliğin inşasıyla olan ilişkisini görmezsek, toplumsal yaşama, ataerkil ve militer değerlerin neden giderek daha fazla hâkim olduğunu kavramakta zorlanırız.
Feminist antropologların da sıkça gösterdiği gibi, erkek ve kadın rollerinin ideolojik kategorilerle birbirinden ayrışması, tüm siyasal ve toplumsal kurumları karakterize eder. Kültürler arası farklılıklar gösteren “toplumsal cinsiyet ideolojisi, milliyetçi ve militarist düşünce üretiminin ayrılmaz bir parçasıdır”(2)
Ordu, tarihsel olarak, eril bir kurumdur. Erkeklik devletin dayanaklarındandır ve ulusu oluşturan temel kavrayışlardan biridir. Devlet içinde sınıfsal ve milliyetçi buluşma erkeklik örüntüsünde gelişir. Askeri değerler “patriyarkanın ideolojik olarak inşasında önemli bir rol oynar. Erkeklerin iyi bir askerin özelliklerini taşımak üzere sosyalleşmesi, kadının sosyalleşmesinin tam tersidir. Cinsiyet rollerinin devamını sağlayan bu toplumsallaşma süreci, militarizmin sürekliliği için zorunludur.
Milletlerin bütünlüğü, aile kurumuyla ve ulus devletle korunur. Milliyetçilik, kadını sembolleştirir. Vatan dişileşir. Ev içi sorunların gizliliği ulusal güvenlik söylemini besler. Vatanın zapt edilmesi kadının “başka erkekler tarafından kullanılmasını“ hatırlatır. İnşa edilmiş toplumsal erkek rollerinin zaman içinde militarize edilme potansiyeli daha fazladır çünkü modern erkekliğin inşasında militarizm önemli bir rol oynar. Feminist kuramcılara göre orduların erkeklerden oluşması, tamamen öz bilinçli siyası politikaların bir sonucudur. Askerleştirmek, erkekleştirmektir. Erkeksilik ve militarizm, kadınsılıkla kurdukları karşıtlıkla kendilerini tanımlarlar. Militarizm, erkekliğe atfedilen değerlerin meşruluğu ve üstünlüğüne dayanır. “Vurdu mu deviren olmak”, tahammülsüzlük, “karı gibi olmamak”, “kısa yoldan sonuç almak”, “kesin konuşmak”, “noktayı koymak”, “ayrıntıya boğulmamak”, “gücünü göstermek”, “gerçekçi” olmak, “güçlüye itaat etmek”, “değerlere mutlak bağlı olmak”, “şeref için ölmeye ve öldürmeye hazır olmak”, ataerkiyle militarizmin ortak değerleridir.(3) Savaşta yenilmek hadım edilmektir. Militarizmin uygulayıcılığının erkeklere yüklenmesi eril değerlerin hiyerarşik üstünlüğünden, dolayısıyla toplumsal gücünden kaynaklanır. Bu, bir nevi ittifak politikasıdır. Rambo, James Bond, Bruce Lee askeri kahramanlıkla erkeksi kahramanlığın iç içeliğine örnektir.
Askerlik içinde şekillenen erkeklik nasıl bir erkekliktir? Korkusuz? Kahraman? Güçlü? Acımasız? Dayanıklı? Sorumlu? Erkekler, askerlik kurumu

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Anti-Militarizm Sorumluluktur

Nigün Toker

Birikim Dergisi, Temmuz 2006, Antimilitarizm ve Vicdani Red sayısından.

"anti-militarizmin anlamı, salt bir savaş ve şiddet karşıtlığında değil bir tahakküm biçiminin eleştirilmesi ve reddedilmesinde bulunmalıdır. Bu tahakküm biçiminin militarist devlet formunda cisimleştiği göz önüne alınırsa, anti-militarizm kapitalizmin yarattığı güç tekeli olarak devlet ve egemenlik formunun reddidir. Çünkü militarizm yalnızca ordulara ait bir nitelik değil, tersine bu orduları egemenliğinin temel taşıyıcısı ve devam ettiricisi olarak tesis eden bir sistem ve düzenin niteliğidir.
Teknik ve araçsal akıl temelinde tesis edilen modern devletin temel niteliğidir militarizm ve modern devlet, kapitalizmin düzen ilkesine göre kurumsallaştırılmıştır"... (Birikim Dergisi Temmuz-2006 sayısının dosya konusu "Anti-Militarizm ve Vicdani Ret" idi. Bu köşede bir süreliğine bu dosyada yer alan yazılara yer vereceğiz....)
Kapitalizmin askeri güç eşliğinde hegemonik bir sistemin yönetimi altında ve bir savaş formunda yayılmasının en yıkıcı sonuçlarına tanık olunan bir zamanın çocukları, bu yıkıma karşı durmanın zeminini ararken genellikle anti-militarizmi merkezi ekseni yapan alternatif hareketler arayışındalar. Anti-militarist tavrın, neo-liberal yayılmaya karşı politik bir direnme alanı yaratma çabasının anlamı ve içeriğini sorgulamak, doğrudan anti-militarizmin salt bir karşı tavır/duruştan fazla bir şey, bizzat bir politika olup olamayacağını da sorgulamak olacaktır.
Bugün daha çok uluslar-üstü bir savaş politikasına karşı çıkışta ve “savaşa hayır” sloganında cisimleşen, bu savaşın ya da tüm savaşların elemanı olmayı reddedenlerin ortaya koydukları “vicdani ret” ve “sivil itaatsizlik” eylemleriyle kamusal alanda görünür kılınmaya çalışılan anti-militarizmin politik hedefi, militarizmin politik hedefinin ilgasında saklı olsa gerek. O halde anti-militarizmin bir politika olup olamayacağını tartışmak, öncelikle militarizmin ne türden bir politika olduğunun anlaşılmasını gerektirir. Çünkü anti-militarizm esasta kapitalizm ve emperyalizme karşı güçlü bir eleştiri aracılığıyla ortaya konulmuş olan ve güce dayalı egemenlik sisteminin reddi anlamına gelen bir harekettir. Başka deyişle anti-militarizmin anlamı, salt bir savaş ve şiddet karşıtlığında değil bir tahakküm biçiminin eleştirilmesi ve reddedilmesinde bulunmalıdır. Bu tahakküm biçiminin militarist devlet formunda cisimleştiği göz önüne alınırsa, anti-militarizm kapitalizmin yarattığı güç tekeli olarak devlet ve egemenlik formunun reddidir. Çünkü militarizm yalnızca ordulara ait bir nitelik değil, tersine bu orduları egemenliğinin temel taşıyıcısı ve devam ettiricisi olarak tesis eden bir sistem ve düzenin niteliğidir.
Teknik ve araçsal akıl temelinde tesis edilen modern devletin temel niteliğidir militarizm ve modern devlet, kapitalizmin düzen ilkesine göre kurumsallaştırılmıştır. Bu düzen, içinde yer alacak tüm öğelerin yerinin ve işlevinin belirlendiği, dolayısıyla toplumun üyelerinin her birinin düzenin bir parçası olarak işlemesinin sağlandığı bir kontrol düzenidir. İnsanlar arası bağıntının, insanlara ait bir nitelikten değil, onları bir düzen içinde bir arada tutan kontrol sisteminden kaynaklandığı bu modern devlet yapısının esası, niteliği bakımından aynılaştırılmış, işlevleri bakımından farklılaştırılmış insan topluluğunu güç ve zor altında bir arada tutmak ve zoru, güvenlik ve barış adına meşrulaştırmaktır. Böylece devlet, bir yandan düzene uygun insanı biçimlendirme araçlarını, diğer yandan da bu düzeni muhafaza edecek aygıtları içinde taşıyan örgütlü bir güç olarak kurumsallaşır.
Modern devletin nesnesi olarak yapılandırılmış olan toplumsallığın niteliği, devletin varlık nedeniyle biçimlenmiştir. Toplumsallığı işlevsel bir biraradalık olarak tanımlayan modern devletin toplumsal üyeleri, bir düzen içinde yaşayabilmelerinin koşulu olarak, devletçe taşınan düzen ilkesine uymak, itaat etmek zorundadırlar. Bu toplumsallık, bir itaat ilişkisinin gerektirdiği ödev ve sorumluluk ağıdır; düzenin gerektirdiği normatif yapı altında herkesin ödevleri ve sorumlulukları belirlenmiş olan bir yapıdır. Hak ve yetkilerin yerine getirilecek işleve uygun olarak dağıtıldığı bu hiyerarşik disiplin toplumunun temel niteliği, o halde, militarizmin temel niteliğiyle örtüşmekte, daha doğrusu modern toplumsal düzen askeri bir düzene referansla kurulmuş görülmektedir. Bu durumda, modern güç devleti, bizzat militarizmdir.
Militarizmin mantığına göre düzenlenmiş bu devlet ve toplumsallık yapısının, toplumsal güçlerin karşı çıkış ve direnişleriyle önemli kırılmalara uğratıldığı aşikar. Ancak bu devlet mantığını talep eden kapitalizmin varlığını giderek daha şiddetli bir yayılmacılıkla sürdürdüğü de aşikar. Bugün militarizm, hem emperyalizmin yayılma kipinde hem de devletler arası ilişkide içkindir. Çünkü hem emperyalizmin mevcut yayılma politikasına hem de devletler arası politikaya egemen olan iki kavram var: Korku ve kontrol. Militarizmi var eden şey, modern devletin kurucu idesi, korku kavramında temellenen güvenlik talebiydi. Bu nedenle militarizm, korkunun içselleştirilmesi demektir; ancak korku sürekli kılındığında militarizm varlığını sürdürebilir. Bu nedenle sistemin bekası için korkuyu canlı tutmak ve sürekli yeni bir düşman tanımlanmak zorundadır. Mevcut dünya hali, tam da bu korkunun sürekliliği ve hatta korkunun yükseltilmesi halidir.
Tekrar söyleyelim, yalnızca savaşlarda açığa çıkan bir nitelik, orduların egemen olduğu hallerde açığa çıkan bir nitelik değil militarizm. Militarizm tekniğin egemen olduğu, aklın araçsallaştırıldığı, insanların tek biçimli bir aynılaştırılmaya uğratıldığı, dolayısıyla insanların eylemlerinin kendi yargılama/düşünme yetileriyle değil, bir düzen mantığının kural koyuculuğuyla belirlendiği bir yaşam biçimini düzenlemedir. Bu düzenleme şiddet, zor, baskı, manipülasyon ve tahakküm aracılığıyla gerçekleşir. Böyle bir düzen içinde hiçbir şey, otonom, bağımsız bir varlığa sahip olamaz; çünkü sistemin parçası olmak dışında bir anlamı ya da niteliği olmadığı, her bir varlık anlamını sistemin mantığından aldığı için, herkesin iradesi bu iradeleri düzenleyen ilkenin belirlenimindedir.
Militarizmin neye işaret ettiği ve niteliklerinin ne olduğuna ilişkin ortaya konulan bu tanımlamaların ilk sonucu, militarizme karşı olmanın yukarıda betimlenmeye çalışılan insanlık halinin devamına karşı olmak anlamına geldiğidir. Gerçekten de, eğer insanlık halini, korku, tahakküm ve baskı altında yaşamak olarak değil de, dayanışma, özgürlük hali olarak değiştirmek için, militarizme top yekun bir karşı çıkış gerekir. Başka deyişle insan olmayı, boyun eğme, itaat etme, bir sistemin salt bir öğesi olma nitelikleriyle tanımlamıyor, kendi özgürlüğünü nesnelleştirme akıl ve iradesine sahip bir varoluş olarak tanımlıyorsak, militarizme karşı çıkmak özgürlük adına bir sorumluluktur. Çünkü, korkunun egemen olduğu, ortak yaşamı belirleyenin güç ve kontrol olduğu, bu nedenle şiddetin tüm formlarıyla insanlar arası ilişkiye yayıldığı bir toplumsallıktan farklı türde bir biraradalık için militarizme karşı çıkmak zorundayız. Bu zorunluluktan dolayı anti-militarizm sorumluluktur.
Anti-militarizm bir tahakküm sisteminin reddi ve değiştirilme talebi anlamına gelmesi bakımından politik bir sorumluluktur. Aynı zamanda bir insan olma halinin savunulması ve korunması talebi olarak anti- militarizm ahlaksal bir sorumluluktur. Başka deyişle, düzenleme, idare etme anlamındaki bir politika olarak militarizme karşı çıkmak, politikanın anlamını değiştirmeyi gerektireceğinden politik bir bakış açısıdır; bu karşı çıkışta dayanak olacak olan insan olma tanımından kaynaklanacak insanlık değerini eylemin ilkesi yapmak bakımından ise ahlaksal bir bakış açısıdır. Bu ahlakın, anti-militarizmin bir politika olarak içinde taşıması gereken bir ahlak olduğunu, bir direnme ahlakı olduğunu da hemen belirtelim.
Militarizm, bir korku rejimi olduğu için, insanlar arası ilişkiyi dost-düşman kavramlarıyla kategorize ederek insanların bir grubunun başka insan topluluklarının yok edilmesini onaylamasını, meşrulaştırılmasını sağlayacak, hatta bu yok etmeye bizzat katılmasını, değilse de bu yok edişi seyretmesini sağlayacak biçimlendirilmiş bir zihin durumunu yarattığından, anti-militarizm bu insanlık dışı insanlık haline karşı çıkmak anlamına geldiğinden politik bir sorumluluktur. Bu sorumluluk, militarizmin egemen olmadığı bir dünya kurma iradesini yaratma sorumluluğudur. Dost-düşman kategorileriyle biçimlendirilen homojen bir toplum yaratma ve bu toplumu her türlü başka olana karşı bir korku ile besleme işleminin ideolojik çerçevesi milliyetçilikle sağlanır. Milliyetçilik, militarist bir devlet örgütlenmesi altında “bütünleştirilen”, karakterini ve kimliğini devletin taşıdığı ve vazettiği hakikatten alan toplumların başka olana, aynılaşmamış olana, farklılık taleplerine karşı dışlama, reddetme ve giderek yok etme tavrını içselleştirmesini sağlayan bir ideolojik çerçeve olması bakımından, militarizmin ideolojisidir. Ulusal, ırksal, kültürel öz tanımlarına dayalı milliyetçiliklere, dünya ölçeğinde bir refah milliyetçiliğinin de eklendiği göz önüne alınırsa, neo-liberal yayılmacı politikanın özü gereği milliyetçi olduğu ve her türlü milliyetçiliği militarist bir dünya düzeni için destekleyeceği açık olur. O halde anti-militarizm zorunlu olarak anti-milliyetçiliktir ve hatta milliyetçi ideolojiyi var kılan her türlü özcü politikanın reddidir.
Militarizm, tekniğin egemen olduğu, şiddet ve zor aracılığıyla sağlanan bir kontrol/güç düzeni olduğuna, eleştirel aklı yok eden teknik, araçsal, hesaplayıcı bir aklın hegemonyası olduğuna, bu teknik karşısında insansal iradeyi hiçleştiren bir yapı olduğuna göre, aslında iradesizleştirilmiş insanların üstünde bir egemenlik, tahakkümdür. İradesizleşmiş insanın, eylemlerini buyruk ve görevlerin belirlediği insanın, düşünme yeteneği de ortadan kaldırılmıştır. Kitle toplumu adı verilen bu bir modele göre biçimlendirilmiş ve eylem ilkesini kendi düşünme etkinliğiyle tesis edemeyen, böylece temel niteliği, uyma ve itaat olan insana özgürlüğünü, iradesini geri verme, militarizmin temsil ettiği politik “kötü”yü ortadan kaldırmakla mümkündür. Bunun için aslında insanın iradesini geri kazanma mücadelesine girmesi, politik alanı söz, konuşma ve kendi özgürlüğünü gerçekleştirecek eylem alanı olarak yeniden kurmasıyla mümkündür. Anti-militarizm, bu türden bir politik alanın kurulma iradesi olarak kendisini ortaya koyduğunda kendisini bir politika olarak sunabilir. Bu anlamda, politikaya gerçek içeriğini kazandırma yönelimini içermesi bakımından, anti-militarizm özgürlük alanı olarak politika için bir sorumluluktur.
Şiddet tekeli olarak modern devletin özü gereği militarist olduğunu hatırlayalım. Öyleyse, devlet devlet olmak bakımından militarizmin taşıyıcısıdır ve devletin var olduğu her yerde militarizm egemendir. Bunu kapitalizmin ilgasına dayalı devlet projelerinde de açıkça gördük. Sosyalist devlet de aynılaştırma, “bir” yapma modeliyle kurumsallaştığında, sosyalist iktidarın sembolü “Kızıl Ordu” oldu, sosyalist gücün gösterisi, meydanlarda ordunun tüm teknik donanımı ve gücüyle boy göstermesi oldu. Sosyalist devlet de sosyalist toplumu mevcut ve mümkün düşmanlara karşı farklı türden bir ideolojik milliyetçilikle biçimlendirdi ve devletin yok edici, yıkıcı etkinlikleri bu milliyetçilikle meşrulaştırıldı. O halde sorun, güç kavramından kaynaklanıyor. Gücü egemen yapmak, gücün tahakkümüne yol açıyor; teknik gücün insansal eylemler karşısındaki güçlülüğü, insansal eylem alanını yıkıyor. Böylece devlet, her türünde, gücün sahibi olarak, kontrol eden, tahakküm eden, militarist bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Anti militarizm, bu tür bir güç odağının reddidir; gücün egemenliğinin reddidir; devletlerin ve onların güç sembollerinin reddidir. Anti-militarizm özü gereği enter-nasyonalisttir ya da başka türlü söylersek anti-militarizm için vatan dünyadır. Bu nedenle anti-militarizm, dünyayı devletler arası bir güç, strateji ve denge oyunu alanı olmaktan çıkarmaya, dünyayı insansal özgürlüğün nesnelleşme alanı olarak kurmaya yönelik bir sorumluluktur.
“Başka bir dünya mümkündür!” sloganında cisimleşen ve gerçekte dünyaya karşı sorumluluk ilkesiyle temellenen anti-militarist politik sorumluluğun, doğrudan farklı bir politika arayışının taşıması gereken sorumluluk olduğu açıktır. Sorumluluk kavramı her zaman aynı zamanda ahlaksal bir içerik de taşır. Çünkü eleştirel aklın kılavuzluğunda ortaya konulan bu politik sorumluluk yalnızca bir bilinç edimiyle değil, vicdan edimleriyle de görünür kılınmalıdır. Aslında vicdan, bir yandan kişinin tek başınalığı içinde kalmasına yol açabilecek, dünyaya karşı hiçbir sorumluluk taşımadan kendi vicdanının temizliğiyle yetinilmesine yol açabilecek a-politik bir ahlaksal dayanak da olabilir. Ancak, anti-militarist bir bakış açısının dünyaya ilişkin sahip olduğu değer, vicdanların da değeri olduğunda, vicdan farkındalıkla, bilinçle beraber yürür; bu durumda vicdan kişinin kendisine kapanmasına değil, tersine tüm kötülüklere karşı durmasına sevk eden bir ahlaksal güç haline gelir. Bugün vicdani reddin, militarizmin üyesi olmayı reddetmenin anlamı buradadır. Vicdani ret eylemleri, militarizmin çıplak şiddet ve zorunun teşhir edildiği eylemler olarak okunabilir ve bu eylemler aracılığıyla militarizme ilişkin kamusal bir tartışmanın ortaya konulma çabaları da bunun bir göstergesidir. Vicdani reddin bir hak olarak kabulü konusunda ortaya konulan mücadeleler, gerçekte militarizmin zayıflatılması, ortadan kaldırılması mücadeleleri değil midir? Çünkü asker olmayı reddetme, yanlıca savaşmayı, şiddeti reddetme değil, hiçleştirilmeyi, itaat eri yapılmayı, iradesizleştirilmeyi ve bağımsız düşünme yeteneğinin elinden alınmasını reddetmedir. Ayrıca, vicdani ret eylemleri, militarizme karşı, güç tekeline karşı direnme alanlarının yaratılması ve çoğaltılması için önemli dayanışma ağları yaratmak bakımından da önemlidir. O halde, vicdani ret eylemleriyle dayanışmak, anti-militarizm gereği bir ahlaksal sorumluluktur.
Militarizm, bir itaat düzeni olduğundan, itaat etmeme doğrudan militarist düzenin reddi anlamına gelir. Vicdani reddin içerdiği bu itaat etmeme tavrı, sivil itaatsizlik olarak adlandırılan bu tavır, bireyin vicdanı gereği otoriteye boyun eğmeme tavrı, otoritenin kontrol gücünün dışında kalan alanlar yaratması bakımından değerlidir. Gücün kontrol edemediğini, boyun eğmemeyi, itaati sağlayamadığını göstermek, gücün kontrolünden çıkılabileceğini göstermek anlamına da gelebilecek olan bu sivil itaatsizlik tavrının, ahlaksal bir tavır olmakla kalmayıp politik bir eylem olarak tanımlanabilmesi için Etienne Balibar, “yurttaş itaatsizliği”ni - civic itaatsizlik- öneriyor.(2)
Sivil itaatsizlikten farklı olarak, vicdanın değil toplumsal ve politik sorumluluğun harekete geçirdiği bu itaatsizlik, Balibar tarafından “devlete boyun eğmeme konusunda kamusal bir inisiyatifle kendi yurttaşlıklarını yeniden yaratan yurttaşlar”ın (3) itaatsizliği olarak tanımlanıyor. Adil

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Feminizm, Milliyetçilik ve Militarizm
Cynthia ENLOE

(...) Erkeklerin milliyetçiliği kadınları susturmak için nasıl kullandıklarının ve milliyetçi ideolojilerin, stratejilerin ve yapıların, erkeklik imtiyazlarının, günün koşullarına uyarlanıp yeniden üretilmesinde nasıl işlev gördüğünün artık fazlasıyla farkındayım. Geçtiğimiz yıllarda, milliyetçiliğin -kaçınılmaz olarak olmasa da çarpıcı bir tutarlılıkla- kadınları eninde sonunda marjinalize eden militarizmin çarklarını nasıl yağladığını görmeye başladım.

Ne var ki, geliştirdiğim bu şüpheciliğe de temkinli yaklaşma ihtiyacı duyuyorum.

Soğuk Savaş'tan çıkılmasıyla birlikte yerel milliyetçiliklere karşı alarm çanları çalmaya başlayan birçok kişi, merkezdeki seçkinlerden, kültürel hegemonyadan ve eşitsiz uluslararası işbölümünden hiç rahatsızlık duymuyor, hatta bunları tercih ediyor. Bu kişiler, milliyetçiliği eleştirirken ataerkinin ortadan kaldırılması gibi taleplere ya da milliyetçi hareketlerdeki erkekliği inceleyen feminist analizlere pek ender değiniyorlar. Bunun yanında o kadar çok sayıda kadın, milliyetçi hareketlere katılma yoluyla ev içine tıkılmaktan kurtulup kendisine kamusal yaşamda bir yer edindi ki, bu beni bu sürecin ataerkini zayıflatan sonuçlarını daha dikkatli bir şekilde ele almaya zorluyor - gerçi tam bir özgürleşme gerçekleşmemiş ve kadınlar, kazanılan hakları ataerkil milliyetçi erkeklerle birlikte değil, onlara rağmen elde etmişlerdir.

Bu bahsettiğim dönem ve onu izleyen 15 yıllık süre içerisinde ben kendi çalışmalarımda da (Enloe 1973a, 1973b, 1980a, 1980b), toplumsal cinsiyetle hiç ilgilenmedim. Örneğin, Laos ulusal devriminin Hmong'lar ve etnik Laos'lar tarafından ne kadar farklı yaşandığını keşfetmek çok ilgimi çekmişti; ama, her iki grup içerisindeki kadınların, bu devrimi kocalarından, erkek kardeşlerinden veya oğullarından farklı yaşayıp yaşamadıklarını merak dahi etmemiştim.

Bundan birkaç yıl sonra yaptığım başka bir çalışmada da devlet yetkililerinin güvenilir bir ordu ve polis gücü kurmak için etnisiteyi nasıl kullandıklarını araştırmıştım. Ama çalışmalarımda ve fikir dünyamda toplumsal cinsiyete yer yoktu. Yalnızca kısa bir dönem, 1970'lerin sonlarına doğru, Gurkha köylerini ele almış ve İngilizlerin o kadar çok sayıda erkeği orduya alıp o kadar çok sayıda kadını köylerde kendi başlarının çaresine bakmak üzere bırakmalarının ne gibi sonuçlar doğurduğu üzerine bir şeyler yazmıştım. Ama bu sorunun üzerine daha fazla gitmemiştim. Kocaları ve oğulları Gurkha birliklerine katılan Nepalli kadınların kendilerinin, daha görünür şekilde erkekleşmiş militarizmin kadın boyutunu tamamlayacak ne tür umutları ve gerekçeleri benimsemek zorunda kaldıklarına hiç bakmamıştım (Tamang 1992).

(...)

1970'lerin sonuna doğru feminist olduğumda (yani o da biraz geç oldu), ünlü milliyetçi metinleri farklı bir gözle okumaya başladım. Artık bu metinlerde kadınları arıyordum ve onları ya gölgede kalmış olarak buluyordum, ya da hiç bulamıyorsam, metnin yanına onlar hakkında notlar düşüyordum. Sahnenin önündeki erkeklerle, arkadaki koroyu oluşturan kadınlar arasındaki ilişkilere daha dikkatli bakmaya başladım.

(...)

Milliyetçi hareketlerin, feminist olmayan analizlerde ortaya konandan çok daha fazla iktidar içerdikleri ve çok daha düzensiz bir biçimde evrildiklerini feminist çalışmalar göstermiştir. Kadınların deneyimlerini ciddiye alan feminist araştırmacılar, ulusal cemaatlerin inşa edildikleri dönemlerde, kadınlarla erkeklerin, yeni ulusal cemaati kimin -küçük düşme, güvensizlik ve dayanışma gibi- deneyimlerinin tanımlayacağı konusunda birbirlerine karşı mücadele ettiklerini ortaya koymuşlardır

(...)

Herhangi bir 'ulus' tahayyül edilirken, kadınları ikna etme, susturma veya onların ilgilerini başka yöne çekme sürecinde en etkili yöntemler neler olmuştur? The New York Times'da çıkan ilanda imzası olan siyah kadınlar, Köktendinciliğe Karşı Kadınlar toplantıları düzenleyen farklı ırklardan Britanyalı kadınlar, Quebec tartışmalarında kendilerine bir yer açmaya çalışan, Fransızca-konuşan kadınlar... Bu kadınların her biri son derece karmaşık hayatlar yaşıyor. Belki de pek çok kadın için, aile bağlarının getirdiği baskıların, cinsel beklentilerin veya yılgınlık ve bıkkınlığın, fikir ve stratejiler üzerine geliştirilen argümanlardan daha az "ikna edici" olduğunu göreceğiz.

(...)

Herhangi bir milliyetçi hareketin (bu hareket devlet kurmak veya yeni siyasal otonomi alanları yaratmak konusunda ister başarılı, ister başarısız olsun) mobilizasyon sonrası dönemi, dersler çıkarma ve efsaneler üretme dönemidir. Gerek kadınlar gerekse erkekler, hayatlarını bu derslere ve efsanelere uydurmak zorundadır. Bu dersler ve efsaneler, kazanımları sürdürmeye ve zararları telafi etmeye yönelik stratejilerin ve ulusal kimliklerin temellerini oluşturur. Bunların çoğu, toplumsal cinsiyetin damgasını taşıyan anılarla doludur.

Mobilizasyon sonrası dönemlerin çok yaygın bir ikonu "hain kadın" veya "potansiyel hain kadın"dır. Günümüz İran'ında milliyetçi kozmoloji, kadınlara, yabancı materyalizmin cazibelerine kolayca kapılan kişiler olarak önemli bir yer verir. Kadınlar, tam da, kültürün taşıyıcıları sayıldıkları için, pek çok milliyetçinin gözünde kuşku uyandıran bir kesimdir. Eğer İranlı kadınlar, Şah döneminde olduğu gibi, Batı materyalizmine boyun eğerlerse (ya da bu materyalizmin çekiciliğine karşı koyamazlarsa), o zaman bütün millî proje tehlikeye düşer (Sanararian, 1982). Brezilyalı kültürel milliyetçi erkekler ise, daha özeleştirel bir yaklaşım sergileyerek, şarkıcı, dansçı ve film yıldızı Carmen Miranda'ya yönelik eski tutumlarını yeniden değerlendirmeye başlıyorlar.

Caetano Veloso, bir süre önce yazdıklarında, kendisinin ve Brezilyalı diğer milliyetçi entelektüellerin, Miranda'yi, Kuzey Amerika dolarlarının cazibesine kapılarak Brezilya'nın otantik şarkı ve danslarını bozmakla suçlarken belki de haksızlık ettiklerini kabul etti.

(...)

199l'de seçimi kazanıp İrlanda Cumhurbaşkanlığı makamına oturan İrlandalı feminist avukat Mary Robinson, hassas dengeleri gözeten bir kadın örneğidir. Yürütme gücü pek bulunmayan cumhurbaşkanlığı makamında, Mary Robinson, bir yandan İrlanda vatandaşlarının kafalarındaki 'ulus'u simgesel olarak temsil etme yönündeki popüler beklentileri karşılamaya çalışmış, bir yandan da İrlanda ulusunun anlamını yeniden tanımlamaya uğraşmıştır.

(...)

1990larda Bosna'daki iç savaş sırasında gelen haberler, orada da tecavüzün, erkekleşmiş, militarize milliyetçiliğin bir aracı olarak kullanıldığını gösteriyordu. Haziran 1992'de Brezovo Polye köyünden kaçırılan Mirsade adlı genç bir Boşnak kadın, kendisini kaçıran Sırp askerinin "Bize kızlara tecavüz etme emri verildi" dediğini bildirmiştir, iki ay sonra bir Amerikan gazetecisine başından geçenleri aktaran Mirsade'nin -daha sonra başka kaynaklarca da doğrulanan- anlatısına göre, Sırp askerleri köyden 40 kadını kaçırmış ve onlara tecavüz etmiştir. Olaylardan sağ kurtulanları muayene ve tedavi eden bir jinekolog, tecavüzlerin Müslüman kadınları tahkir etmek amacıyla yapıldığı görüşünde olduğunu söylemiştir: "Onlara tecavüz ettiler, çünkü savaşın hedefi buydu" (Ms. Magazine, 1992).

Milliyetçi nitelik taşıyan ya da taşımayan pek çok savaşta tecavüz olayları yaşanmıştır. Savaşların, nedenleri, gelişimi ve sonuçlarıyla tam olarak anlaşılabilmeleri için, erkek askerlerin kadınlara yönelik -her türlü- cinsel istismarının ciddiye alınması, geçmişi ve geleceğiyle aydınlığa kavuşturulup eksiksiz bir biçimde açıklanması gerekir. Dolayısıyla, Bosna üzerine asıl araştırılması gereken konu, tecavüzlerin ve tecavüz haberlerinin, Sırp milliyetçiliğinin, Bosnalı Hırvat milliyetçiliğinin ve Müslüman Boşnak milliyetçiliğinin erkekleştirilmesi ve militarizasyonu açısından neleri gösterdiğidir. Bundan ötürü, olayları daha derinlemesine incelemeli, daha çok şeye dikkat etmeliyiz. Haziran 1991'de Brezova Polye'ye saldıran Sırp askerler üzerinde tecavüz deneyiminin ne gibi etkiler bıraktığını araştırmamız gerekir. Mirsade ve öteki 39 kadının kimliklerini tanımlamayı ve yeniden tanımlamayı sürdürürken hayatlarının geri kalanında bu korkunç tecrübeyle nasıl yaşadıklarını anlamalıyız. Bosnalı Müslüman ve Hırvat erkeklerin kendi uluslarını tahayyül ederken, bu haber karşısındaki tepkileri üzerinde de daha çok durmalıyız. Bir başka Bosnalı (Müslüman olmayan) kadın, Marianna, Sırpların kontrolündeki bir kampta tam 24 saat askerlerin tecavüzüne uğramış ve hamile kalmıştır. "Asla. Asla doğurmayacağım" diye karar vermiş, Hırvatistan sınırını geçip sığınma hakkı aramayı ve kürtaj olmayı istemişti. Henüz bilmediği nokta ise, Hırvatistan'ın erkek egemen yönetiminin, Hırvat milliyetçiliği adına kürtajı yasadışı ilan etmiş olmasıydı (Ms. Magazine, 1992).

(...)

1960'lı ve 19701i yıllardaki araştırmalarımızın çoğunda, iç savaşlar -bazılarına devrimci hareket, bazılarına da sadece isyan dediğimiz iç savaşlar- büyük bir yer tutuyordu. Araştırmacılara göre bu savaşlar, bilinç değişimlerini, millî/sınıfsal/etnik bağlılıkların birbirleriyle rekabetini, sosyal mobilizasyon ve parti inşası süreçlerini, devletin zayıflığını ve müdahalelerini incelemek için eşsiz fırsatlar sunuyordu. Ama iç savaşların bizi militarizmi düşünmeye -hatta kavramsallaştırmaya- yönelttiğini hatırlamıyorum. Devletlerin orduları vardı. Devlet olduklarının kanıtı buydu. Yabancılaşmış mobilizasyonun belirli aşamalarının, doğal olarak, silahlı isyan biçimini aldığı düşünülüyordu. Peki, ya militarizm (kendine özgü bir inançlar ve yapılar kümesi) ile militarizasyon (bu inanç ve yapıları yerleştiren belirli bir toplumsal süreç) neydi? Bu iki kavrama da, sorular üretecek, entelektüel yolculuğumuzda durup düşünecek şekilde bakılmıyordu. Böylelikle, bütün süreci olduğundan daha basit bir hale getirmiştik.

(...)

Başka milliyetçi hareketler içinde ise, militarizasyon konusunda çelişkili yaklaşımlar ve açık fikir ayrılıkları bulunmaktadır. Örneğin, günümüz Rus milliyetçiliği, ABD'deki siyah milliyetçiliği, Kanada Kızılderili milliyetçiliği, Güney Afrika siyah milliyetçiliği, Alman milliyetçiliği, Sırp, Hırvat ve Boşnak milliyetçiliği içinde, belirli militarist eğilimleri meşrulaştıracak toplumsal değişimler üzerine tartışmalar sürüp gitmektedir. Söz konusu ulus oluşumu süreçlerinin hiçbirinde, bu konudaki mücadele henüz kesin bir sonuca ulaşmış değildir. Militarizasyon üzerine bu iç tartışmaları incelemeden, milliyetçi ideoloji ve örgütlerin nasıl doğduğunu, geliştiğini, gerilediğini veya ortadan kalktığını anlamak mümkün değildir. Militarizasyon stratejilerini kimler destekler, kimler alternatifler önerir? Söz konusu stratejileri destekleyenler ve eleştirenler arasında, toplumsal cinsiyet, bölge, kuşak, sınıf veya siyasal tecrübe açısından önemli farklar var mıdır?

Militarizasyon sürecinin getirdiği dönüşümler içinde, erkeklik fikirlerindeki değişiklikler çok önemli bir yer tutar. Erkeklik devletin dayanaklarındandır ve ulusu oluşturan temel nosyonlardan biridir. Devlet, "ulusal güvenlik" adına, yeni, daha otantik bir ulus yaratmak uğruna askerî kuvvetlerini konuşlandırırken, erkek olmaya yüklenen anlamda ne gibi değişiklikler olduğu üzerinde, milliyetçi hareketin kendi kuvvetlerini seferber etme yolu üzerinde daha çok (daha doğrusu, biraz!) düşünseydim, erkeklik hakkındaki düşünceler değişirken, kadın olmanın anlamı konusundaki fikirlerde de tamamlayıcı dönüşümler gerçekleştiğini görebilirdim.

(...)

Milliyetçi hareketin militarizasyonu, toplumsal cinsiyete ilişkin çelişkilerle yüklü, mücadelelerle dolu bir süreçtir. Bu süreç, genellikle, kadınlar ile erkekler arasındaki örgütlü ya da örgütsüz mücadelelerin gözlemlenebileceği en iyi ortamdır. Bu militarizasyon tartışmalarında, kadınlar ve erkekler yalnızca siyasal gündemin öncelikleri konusunda değil, "ulus" denen o belirsiz ve değişken yapının kurucu unsurları konusunda da birbirlerinden farklılaşırlar.

Militarize milliyetçi hareketler içinde filizlenen barış hareketlerine karşı gösterilen tipik tavır, bu hareketleri, esamesi okunmayacak ümitsiz çırpınışlar ve/veya analitik açıdan önemsiz gelişmeler olarak görmektir. Bizim kendi tecessüsümüzün de militarizasyonu sonucu, genellikle, en militarize yapıları -örneğin hemen hemen hepsi erkeklerden oluşan milis kuvvetlerini- analitik açıdan en ilginç olgular olarak değerlendiririz.

(...)

Dolayısıyla, başka ülkelerde olduğu gibi Sırbistan'da da militarizasyon, tamamlanmış bir süreç değildir. Bu süreç, kimi zaman ilerlemesini yavaşlatacak, hatta durduracak ölçüde toplumsal cinsiyetin damgasını taşır. Bir cemaatin, siyasallaşmış öz algısının, hangi noktada ve nasıl şekillendiğini; erkeklerin hangi noktada ve nasıl silaha sarılmaya, kadınlarınsa, askere alınan kardeşlerini, kocalarını, oğullarını ve sevgililerini sadakatle desteklemeye yöneltildiklerini anlamamız gerekiyor. Bu baskılar nasıl tırmandırılıyor? Bunun, kadın-erkek ilişkileri açısından anlamı ne? Bu baskılara kadınlar direndiği zaman ne oluyor? 1991 yılında Sırbistan ve Hırvatistan'da kadınların öncülük ettiği barış hareketini ciddiye alırsak neler görebiliriz? Sri Lanka'nın Tamil ve (etnik) Sri Lankalı (Sinhalese) cemaatlerindeki "annelerin" barış hareketini entelektüel açıdan önemli sayarsak ne kazanabiliriz? Ya, Rus kadınların zorunlu askerliğe karşı oluşturdukları hareketi daha fazla dikkate alırsak? Yıllarca gerilla eğitimi görmüş pek çok erkeğin sürgünden evlerine dönmelerine ilişkin" Güney Afrikalı sîyah kadınların kaygılarını analizlerimize dahil edersek? Aralık 1989 "Montreal katliamı" sonrasında kadınlara yönelik (misogynist) şiddete karşı seslerini yükselten Quebec'li kadınlara kulak vermek, ulus oluşumunu inceleyen bizlere neler öğretebilir?

Bana öyle geliyor ki, bu soruları ciddiye alırsak, milliyetçiliği yeniden düşünmemiz gerekecek. Ulusların oluşumunu, kadınlar ile erkekler arasındaki bir mücadeleler süreci olarak görmemiz gerekebilir. Bu mücadeleler, bir tarafta bütün kadınların, öte tarafta bütün erkeklerin yer aldığı cinslerarası savaş gibi basit bir çerçeveye indirgenemez, insanların -ama herkesin değil- imgeleminde bir millî cemaat yaratmak için toplumsal cinsiyetin ne şekilde kullanıldığına önem vermeliyiz. Cemaat içinde, militarizasyonu önlemeye veya geriletmeye yönelik, kadınların yürüttüğü girişimleri ciddiye alırsak, bir cemaatin ulusal bilincini militarize etmenin gerçekten ne anlama geldiği hakkındaki zorlu soruları da sormamız gerekecektir. O zaman, iktidarı bütün biçimleriyle görme şansına sahip olacağız. 1990'ların Soğuk Savaş sonrası ortamında, milliyetçiliği -ya da onun ürünü olan ulus-devleti- olumlu gözle değerlendirmek, 1960'ların ortalarındaki Berkeley'e kıyasla daha az rağbet görüyor olabilir. Ama bugün milliyetçiliğin iç işleyişinin ve sonuçlarının feminist bir okumasına girişmeksizin milliyetçiliğe kuşkuyla yaklaşanlar, postmodernleşmiş, militarize bir ataerkiye ister istemez teslim olacaklardır.

* Ayşe Gül Altınay ve Tansel Güney'in çevirdiği Cynthia Enloe'nın yazısını özetleyerek yayımladık.

* Cyntia Enloe'nın "Feminizm, Milliyetçilik ve Militarizm" başlıklı bu yazısı, Ayşegü

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Militarizme Feministçe Bakmak
Öykü Tümer Pınar Gümüş
Temmuz 2007

“Bir kadın olarak benim ülkem yoktur.
Bir kadın olarak bir ülke de istemiyorum
Bir kadın olarak tüm dünya benim ülkemdir.”
Virginia Woolf

Militarizm kavramını, kapitalist devlet analizi içerisinden, profesyonelleşilmiş bir şirket yapısı gibi ya da siyasi bir kurum olarak yorumlayabiliyoruz. Bu şekilde de politik aktörlerin, ekonomik yapının, sosyal ve kültürel değişkenlerin militarizm kavramı içerisinde nasıl işlevselleştiğini analiz etme şansı buluyoruz. Ancak, militarizm kavramına bakarken, yukarıdaki çok çeşitli boyutlarıyla yapılan bir analiz dahi, toplumsal cinsiyet perspektifi dışlanarak yapılmış bir analiz ise eğer; eksik, politik olarak yanlış ve farklı eşitsizlikleri görünmez kılan bir analiz olacaktır. Bu nedenle bu çalışmada yeni bir militarizm analizi yapmaya çalışırken; öncelikle Cynthia Enloe’dan ödünç aldığımız feminist merakımızla (feminist curiosity) yola çıkacağız. Yani, bu çalışmayı yaparken sorunsallaştıracağımız tüm durumlara, kavramlara; politik teorilere ya da gündelik pratiklerimize, öncelikle toplumsal cinsiyet perspektifi ile kadınlık durumlarımızı düşünerek yaklaşacağız; Cynthia’nın sözleriyle: Satır aralarına bakacak ve var olan durumların altında neler yattığını keşfetmeye çalışacağız. [1]
Bu yazıda öncelikle militarizm ve kadınlık durumlarını analiz etmek üzere, Cynthia Enloe ve Virginia Woolf’un politik perspektiflerinin rehberliğinde bir kavramsallaştırma yapacağız. Bu kavramsallaştırmanın somut verilerini bulabilmek için, Türkiye gündemini tartışmaya açıp; her biri birer milli bayram havasında gerçekleştirilen cumhuriyet mitinglerindeki kadın imgesine ve bu mitinglerdeki kadınların söylemlerine daha yakından bakacağız. Çalışmamızın ikinci bölümünde ise kadın bedeninin militarizmden nasıl etkilendiğini; gerek sıcak savaş, gerek savaşın olmadığı ortamdaki militarizasyon süreçleri açısından gerekse aile içinde aile içindeki şiddetin artması üzerinden incelemeye çalışacağız. Bu noktada, dünyadan örneklere, Av. Eren Keskin’in “Hepsi Gerçek: Devlet Kaynaklı Cinsel Şiddet” adlı kitabından verilere ve Müjgan Halis’in “Batman’da Kadınlar Ölüyor” adlı kitabından anlatılara yer vereceğiz. Son bölümde ise; tüm bu militarizasyon süreçleri ile kadınların nasıl mücadele etme yolları geliştirdiklerine bakacağız. Burada odaklandığımız örnekler de özellikle İsrail, Amerika ve Türkiye’deki savaş karşıtı kadın örgütleri olacak. Sonuç yerine ise, bu çalışmayı yapan iki kadın olarak biz kendi anti-militarist feminist örgütlenme önerimizi kavramsallaştırmaya çalışacağız.

Militarizmin Feminist Bir Kavramsallaştırması
Virginia Woolf, Three Guineas kitabında, belki de feminist bir bakış açısından militarizmi ilk kez kavramsallaştırır. ‘Militarizm’ sözcüğünü kullanmaz, ama bizce militarizasyon sürecinin ta kendisini anlatır. Kendisi gibi orta sınıf ve eğitimli bir erkeğin “Savaşı nasıl önleyebiliriz?” sorusuna yanıt vermek üzere kadınlığın ve erkekliğin o an içinde bulunduğu İngiltere’nin koşullarında ve tarihsel olarak nasıl kurulduğuna bakar. Erkekler ‘doğaları gereği’ savaşkan değillerdir; eril savaşçı bir toplumsal yapıya doğduklarında çoğu savaşmaya ve öldürmeye meyillidirler. Ancak kadınlar da bu eril toplumsal yapının devamını sağladıkları ölçüde savaşı desteklerler. Yani savaş ancak ve ancak kadınlar bu eril normların dışından ataerkil olamayan kendi politikalarını ürettiklerinde ve dolayısıyla savaşa destek olmayıp, militarizmin bir damarını kestiklerinde savaşı önleyebilirler.
Cynthia Enloe da, Virginia’nın tarif ettiği bir toplumdaki kadınlık ve erkekliğin nasıl kurulduğu ve dolayısıyla işlevselleştirildiği noktada manevralar (maneuveurs) kavramını ortaya atar. Cynthia şöyle der: “Militerleşme sadece ordu ile ilgili mekanlarda ortaya çıkmaz, bombalarla ya da askeri kamuflaj giysileri ile hiç alakası olmayan insanların, şeylerin ve düşüncelerin de anlamlarını ve kullanılma biçimlerini dönüştürür; militerleşme erkekliğe ayrıcalık tanır ama bunu kadınlığın ve erkekliğin anlamlarını manipüle ederek yapar.”[2] Cynthia’nın tarifini yaptığı manipüle etme işi militarizasyonun çeşitli manevralarla toplumsal cinsiyeti nasıl işlevselleştirdiğidir. Buradaki önemli vurgu somut militer şiddetin olmadığı yerlerde de militarizasyon sürecinin gizil olarak işlemesidir. Manevralar ile erkekliğin avantajlı konumu muhafaza edilir. Kadınlar ise militarizasyon sürecinden dışlanmaz, aksine çeşitli ödüllerle bu süreçten fayda sağlıyormuş gibi gösterilir. Ve böylece onlar da militarizme rıza göstermiş kimi zaman da bu sürecin aktif destekleyici olmuşlardır. Buradaki çelişkili nokta aslında bu kadınların da militarizmden her zaman negatif bir şeklide etkilenmesidir. Tabi ki bütün kadınlar militarizyonun “güçlü” kıldığı kadınlar değildir, bu sürece aktif rıza göstermeyen kadınlar da dezavantajlı konumda tutularak militarizasyon sürecine olan dirençleri etkisiz hale getirilmeye çalışılır. Bu kadınlar karar alma süreçlerinden dışlanır. Yani militerleşmenin kararları da ya erkekler ya da militarizmin destek sunduğu kadınlar tarafından verilir. Böylece toplumsal cinsiyet militarizmin devamlılığı anlamında işlevlenir. Bu noktada karar alma süreçlerine bakmak önem kazanır. Militarizmin belirleyici olduğu bir sistemde karar alma mekanizmalarında sadece askerler değil, siviller de yer alır. Burada feministlerin sunduğu eleştiri askeri mekanizmalara kadınların dahil olamaması değil, askerleşmiş-sivil karar mekanizmalarından kadınların dışlanmasıdır. Feministler bu noktada şu soruları sorarlar: “Kadınlar nerede?” ya da “Hangi kadınlar orada?”
Sözünü ettiğimiz manevraları daha somut biz düzlemde inceleyebilmek için; ulus-devlet, vatanseverlik ve aile kavramları üzerinden kısaca bu süreçlerin nasıl işlediğine bakacağız. Modern ulus devletin temeli aileye dayanır. Ulus devleti kuracak ve ayakta tutacak her türlü değer önce ailede üretilmek ve böylece gelecek kuşaklara aktarılmak durumundadır. Bu değerlerden belki de en kritiği olan vatanseverlik ise aile içi işbölümü ile paralel bir şekilde gerçekleştirilir. Erkek, asker olduğu ve ailesinin namusunu koruduğu ölçüde vatansever iken; kadın cephe gerisinde –yani mutfaktadır-; onun vatanseverliği asker olan eşine ya da oğluna sevgisi, sadakati ile ölçülür. Doğurganlık ve fedakârlık da iyi bir vatansever “ana”nın diğer önemli vasıflarıdır. Pınar Selek’in de dediği gibi, ulus bu saydığımız özellikleri taşıyan fertlerden oluşan büyük bir ailedir ve her aile de bir nevi mangadır.

“Paşam, paşam! Sen rahat uyu, biz cumhuriyetin bekçisiyiz!”
Nisan ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile gündeme gelen Cumhuriyet mitingleri yaklaşık iki aydır Türkiye’nin gündemini meşgul ediyor. Mitinglerde irtica ve bölücülük laikliğe ve cumhuriyete iki en önemli tehdit unsuru olarak konumlandırılıyor ve bu olgular etrafında oldukları, dolayısıyla laik Türkiye Cumhuriyeti’ne potansiyel tehdit oluşturdukları iddia edilen insanların aleyhinde sloganlar atmak ve bu insanları alt etmek bu mitinglerin ana gayesi halini alıyor. Mitinglerin medya tarafından nasıl ele alındığı ise kritik bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Mitinglere kaç kişinin katıldığı; taşınan bayrakların sayısı ya da uzunluğu, Samsun’a yapılan çıkarmayı yad etmek için aranan gemi kitle iletişim araçlarının çoğunda sansasyonel malzemeler olarak işlev görüyor, ve adeta bir “cumhuriyet” ya da “kuvayi-milliye yeniden” arkası yarını olarak sunuluyor. Kadınların bu noktada mitinglerde nasıl konumlandığı ve bir yandan bu konumlanışın nasıl medyaya yansıdığı da önem kazanıyor.
Kadınlar, özellikle ana akım medyada bu mitinglerin ya birebir örgütleyicileri ya da öncüleri olarak haber yapıldılar. Bu haberlerin “kadınlar” kısmının, yani toplamda Türkiye’nin kadınlarını temsil ediyormuş gibi, bir çarpıtma olduğunu öne sürmek yanlış olmayacaktır. Ancak bu mitinglerde gerçek anlamda öncülük eden kadınlar da vardır ve biz burada asıl olarak bu kadınlık durumunun nasıl kurulduğunu ve militarizm çerçevesinde nereye oturduğunu tartışacağız.
Mitinglerde en ön saflarda yer alan kadınlar genelde orta-sınıf ve kendilerini laik Türkler olarak tanımlayan kadınlardır. Temel söylemleri Türkiye Cumhuriyeti’nin onlara kazandırdığı hakları koruyacakları ve bu hakların İslami hareketle lağvedilmesine izin vermeyecekleridir. Onlar başlarını başörtüsü ile değil, bayrakla örtmüş kadınlardır ve yalnızca laik cumhuriyetin onlara tanıdığı kadınlığı doğru kadınlık olarak kabul etmektedirler. Mitinglerde yoğun olarak ifade edilmemiş olsa da, bu noktada politik gündeme şu mesajın sezdirilmeye çalışıldığı yorumu yapabiliriz: İslami eğilimli hükümet ve cumhurbaşkanlığı ihtimali ile beraber devletin yüksek kademelerinde dahi, başörtülü -yani cumhuriyet kadınından farklı- bir kadınlık ifadesi olasılığı ortaya çıkmıştır. Bu olasılığın doğru, yani mitinglerde temsil edilen kadınlık durumu olmadığı, aksine tehlikeli olduğu sezdirilmeye çalışılır.
Bu mitinglerdeki kadınlık temsili, Türkiye’de kurtuluş savaşı ve cumhuriyetin kurulması süreci ile beraber kurulan kadınlık ile güçlü bir ilişki gösterir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ulus devletin inşası sürecinde vatanseverlik, kadın ve erkek açısından farklı tezahür etmekte, farklı nitelikler gerektirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecine baktığımızda; buradaki durum da kadınların cephede savaşan erkekleri iyi birer eş ve anne olarak desteklemesi şeklinde gerçekleşmiştir. Kadınlar askeri göreve çağırılmazlar, çünkü onlar zaten vatanseverlikleri açısından kendilerine düşen rolü o kadar iyi yerine getirmişlerdir ki; ne zaman çağırılsalar askere dahi gideceklerini, yani hem vatanlarına hem erkeklerine sadakat göstereceklerini kanıtlamışlardır. Ancak Cumhuriyet mitinglerinde gördüğümüz kadınlık durumunu vatanseverlik açısından analiz etmek için çekirdek aile kavramı yeterli olmayacaktır. Türk ulusunu büyük bir aile olarak düşünürsek, mitingleri sahiplenen kadınlar sadece sadık eş-fedakar anne değil, ulusun babası Ata’nın kızlarıdır aynı zamanda. Dersim’de ulusun bölünmezliğini koruyan Atatürk’ün kızı Sabiha Gökçen gibi[3], onlarda Ata’nın mirasını muhafaza etmek için alanlara dökülmüşlerdir. Buradaki meydan bir yönüyle artık savaş alanıdır. Taşıdıkları “Atam rahat uyu” pankartlarıyla da “babalarına” olan sadakatlerini göstermişlerdi.
“Hangi Kadınlar Orada?”
Cumhuriyet mitinglerindeki kadınlarla militarizmin ilişkisini incelemek açısından yukarıda kavramsallaştırma kısmında değindiğimiz manevralar tanımına yeniden bakmak önemlidir. Buradaki kadınlar ulusun inşası ve vatanseverlikleri ile ulus uğruna savaşta aldıkları rol açısından militarizm ile “barışık” kadınlardır. Militarizmin toplumsal cinsiyeti manipüle ederken karar mekanizmalarına kısmen katılımları –erkekliğin avantajlı konumunu sarsmayacak şekilde- desteklenmiş kadınlardır. Feministlerin hangi kadınlar orada sorusunun bir yanıtı olabilecek kadınlardır. Bu noktada militarist sistemden zarar görmez gibi görünürler, peki gerçekten öyle midir? Yukarıda da belirttiğimiz çelişki tam da burada kendini gösterir. Asker eşlerini örnek olarak alırsak; bu kadınlara çoğunlukla asker “eşi” olarak hitap edilir. Yani asker eşi oldukları ölçüde bulundukları toplumsal ortamda kabul görürler. Burada militarizmin kadına uygun gördüğü pozisyon yine destekleyicidir. Aslında, bulundukları sosyal statüde avantajlı durumda olduklarını düşünen kadınlar, asker eşi olmaları durumu bozulduğunda belki de kimliksizleşecek, militarizm tarafından güçlendirilen kadın statüsünden de düşeceklerdir.
Böylece; yukarıda yaptığımız çıkarsamalar ışığında söyleyebiliriz ki, cumhuriyet mitingleri; cumhuriyetin, laikliğin, ulus fikrinin ve milliyetçiliğin yeniden inşa edildiği ve adeta bunların bir kutsama töreninin yapıldığı gösterimler olmakla beraber; militarizmin de kadınlıkla beraber ve böylece belki nazikleştirilip, soylulaştırılarak yeniden üretildiği yerler haline gelmiştir. Öyle olmalı ki; Türk kadını imajı yenilenmeye ve bunun tekrarı ile gösterimine, böylece geçerli kadınlık olarak yeniden kurulmasına ihtiyaç duyulmuş; bu mitingler de bu ihtiyacı karşılamıştır.

Militarizm ile Barışamayan Kadınlar
Savaş dönemlerinde savaşın kadınları güçlendirdiğine dair ekonomik temelli yaygın bir tez vardır. Bu teze göre kadınlar, savaş dönemlerinde çıkamadıkları kamusal alana çıkabilmiş, erkeklerin bıraktığı işlerin (tarla, fabrika gibi) başına geçmiş ve savaş boyunca ekonomik faaliyetleri onlar devralmışlardır. 20. yy. başında, kadınların hak kazanımları da bu görüşe bağlanır. Savaş dönemlerinde kadınların ekonomik alanda daha aktif oldukları doğrudur; fakat bu durum onların özgürleştiğini ve sistemin değiştiğini göstermemektedir. Çünkü savaşlar kadınları güçlendirmez; aksine savaşın tüm insanlar için getirdiği hayati tehditlerin yanı sıra kadınlar sadece kadınlık durumları ile ilgili çok çeşitli tehditlere maruz kalırlar. Tecavüz, savaş dönemlerinde stratejik olarak daha yoğunluklu uygulanan bir politikadır. Bu noktada kadın bedeni ile vatan özdeşleştirilir. Pınar Selek’in de dediği gibi: Savaş dönemlerinde…“Vatan, ülke dişileşir... Vatanın zapt edilmesi kadının başka erkekler tarafından kullanılmasını ya da tecavüze uğratılmasını hatırlatır.” Bu strateji aslında iki yönlüdür. Bir taraftan “düşman” askerler morallerini yükseltmek için tecavüzü bir araç olarak kullanırlar. Diğer taraftan da, kendi kadınlarının tecavüze uğraması aslında erkeğin yenilgisidir (namusu kirlenen aslında erkeğin ta kendisidir), ve böylece onun düşmana saldırması için bir motivasyondur.
Savaşlar devletin sağladığı sosyal haklar bakımından da kayıp dönemlerdir. Bu durum, kadınlar açısından; devletin sağladığı sağlık, eğitim, çocuk bakımı gibi hizmetlerin geri çekilmesi, böylece güçsüzleşmeleri demektir. Savaş döneminde cinsel şiddet ve sosyal hakların kaybı olgularının kesişimdeki en önemli örneklerden bir tanesi olarak Bosna Savaşı verilebilir. 1992–93 yılları arasında burada 20.000 Müslüman kadına tecavüz edilmiştir. Savaş koşullarından ötürü de büyük çoğunluğu kürtaj imkânı bulamamıştır. Savaş sona erdikten sonra da tecavüze uğrayan kadınlar ve gayri-meşru çocukları genelde toplumdan dışlanmışlardır. Tecavüz savaş sırasında Müslüman erkekler için Sırp askerlerine karşı bir motivasyon kaynağı olmuşken; savaş sonrasında bir utanç kaynağı ve psikolojik şiddetin sebebi olmuştur.
Kadınların militarizmden fiziksel olarak etkilenmesi için sıcak savaş durumu şart değildir. Askeri üslerin bulunduğu yerlerde kadına yönelik şiddetin her koşulda arttığı gözlemlenmiştir. Ulusal güvenlik söylemleri ile açılan yerli ya da yabancı askeri üsleri, o bölgede yaşayan kadınların güvenliğini sağlamaz. Tersine, bu bölgelerde kadınlar fuhuşa zorlanmakta, ayrıca tecavüz vakaları artmaktadır. Okinawa’daki anti militarist kadın hareketi de böyle bir sürecin sonucunda oluşmuştur. Okinawa’da yaşananları anlatmanın[4], sıcak savaşın olmadığı coğrafyalardaki militarizm ve kadın ilişkisini ortaya koymak açısından önemli olacağı kanaatindeyiz.
İlk olarak söylenmesi gereken, belli bir tarihte, belli bir coğrafyada s

 
admin kullanıcısının resmi
 #

Neden Feminist Anti-Militarizm?

Cynthia Cockburn / 01 Mart 2003

Çeviren : Ayşan Sönmez

Bu yazı, Feministçerçeve 2004'te yer alan "Savaş Hâlâ Savaş..." adlı dosyadan alınmıştır.

Militarizme ve savaşa karşı çıkan kadın örgütlerinde, kendimize sıkça “Biz neden bir kadın örgütüyüz?” diye sorarız. Genellikle de, bu soruyu cevaplamadan bir diğerine atlarız: “Biz feminist miyiz?”. Yaptıklarımıza bir mantık arıyoruz. Bunu açıklığa kavuşturmanın iyi bir nedeni var: Bu, bizim eylem stratejilerimizi ve sözcük seçimimizi şekillendirebilir. Bu makalede olası cevaplar üzerine sesli düşünmeyi amaçlıyorum.

“Genler” mi, yoksa “hayat tecrübeleri” mi?

“Neden kadınlar” sorusunun kısa fakat aynı zamanda tehlikeli bir cevabı var. Şöyle denilebilir: “Barıştırıcı olmak kadınların doğasında vardır, biz doğamız gereği anlayışlı ve şefkatliyiz, bu genlerimizde var, bu doğurganlığımızla ilgili bir durum.” Bunun tehlikeli bir fikir olmasının ilk nedeni, kanıtların bu fikri mütemadiyen yanlışlamasıdır: Barış hareketindeki her bir kadına karşılık, askeri bölükleri cesaretlendiren başka bir kadın vardır. Kadınların doğaları gereği saldırgan olmamalarını beklemek, hayal kırıklığına davetiye çıkarmaktır.

“Kadınlar doğaları gereği barıştırıcıdır” ifadesinin tehlikeli olmasının ikinci nedeni, bu ifadenin özcü olmasıdır. Yani, bu, “kadınlar”ı (ki gerçekte son derece çeşitlidir) “kadın”a, Tanrı’nın veya doğanın bahşettiği, nitelikleri ve rolü kaçınılmaz ve karşı çıkılamaz, esasa dair bir şeye indirger. Farklılığın özcü açıklamaları sadece kadınlar ve erkeklerle ilgili meselelerde değil, ortaya çıktığı her yerde kötü bir şeydir. “Kan ve gen bağı” üzerinden tanımlanan etnik kimlikler de eşit derecede tehlikelidir. Aslında, “kökenler”e başvuran kimlik tanımları, asla iddia ettiği gerçek hikayeler değillerdir, siyasi projelerdir.

“Neden kadınların barış hareketi diye bir şey var?” sorusunun daha uzun cevabı, cinsiyet yerine toplumsal cinsiyet kavramına dayanır. “Toplumsal cinsiyet” kavramı yeterince uysal bir kavram gibi görünüyor. Oysa, tarihin akışı içinde, cinsiyetler arasındaki farklılığın önemli bir bölümünün aslında genetik olmayıp toplumsal olarak üretildiği fikri, devrimci olmuştur. İçinde yaşadığımız kültürlerde, evde, okulda, şampuan ve otomobil üreten şirketlerin pazarlama departmanlarında, kadınları ve erkekleri belirli bir kalıba göre üretmek için, ikisini benzerler olarak sunmaktan ziyade tamamlayıcı, bir elmanın iki yarısı olarak göstermek suretiyle muazzam miktarlarda sürekli bir çalışmayla yatırım yapılıyor. Neyse ki bazılarımız bu süreçten kaçıp kurtulabiliyor -en azından birey olarak her birimizin diğerinden enteresan biçimlerde epeyce farklı olabildiğimizi görebilecek kadar.

Bu toplumsal olarak cinsiyetlendirme sürecinin hem sebebi hem de sonucu olarak, kadınlar ve erkekler bir hayli farklı yaşam deneyimlerine sahip olurlar. Sadece dört boyutunu seçebiliriz: Ev içi yaşam, iş, savaş ve dezavantaj deneyimi. Ev içinde, çok açıktır ki, gündelik yaşamın sürdürülmesi için çoğu kadın çoğu erkekten daha fazla zaman harcar. Pek çok kültürde, çocukları besleyip yetiştiren, alışveriş ve yemek yapan, çamaşır bulaşık yıkayan, temizlik yapan, hasta ve yaşlılara bakan ve sağlık sistemi, okul sistemi, sosyal refah sistemiyle ailelerimiz lehine ilişkiye geçen bizleriz. Ve bu sorumlulukları yerine getirmeye uygun tavırlar ve beceriler ediniyoruz.

Farklı ücretli işlerde çalışmak da, aynı şekilde, farklı ilgileri ve yetenekleri şekillendirir. Ekonomik yaşamda, teknolojideki ve iş piyasalarındaki değişimlere rağmen, cinsiyete dayalı belirgin bir işbölümü hâlâ var. Birçok kadın, evde zaten karşılıksız yaptıkları türden işlerden para kazanıyor. Hizmet sektöründe, kişisel bakım da dahil, kadınlar başı çekiyorlar. Akademik yaşamda, dil alanında, beşeri ilimler ve sosyal bilimlerde daha çok kadın uzmanlaşıyor. Rekabetçi ve bazen saldırgan kültürleri barındıran iş, siyaset ve devlet kademelerinde erkeklerden daha az kadın var.

Üçüncüsü ve bizimle bilhassa ilgili olanı, savaşın cinsiyete dayalı bir ayrımının olduğudur. İlk önce şunu belirtmek gerekir ki, erkeklerden daha az sayıda kadın, militer ve paramiliter[1] güçlere katılır. Kadınlar bazen şiddetin bizzat uygulayıcısı olurlar, ancak bu ayırt edici bir özellik değildir. Savaş politikalarının belirlendiği ve orduların yönetildiği yüksek mevkilerde kesinlikle çok sayıda kadın yoktur. Dolayısıyla, kadınların militarist düşünceye daha az yatırım yapmış olabileceğini varsaymak anlamlıdır.

Son olarak, pek çok sosyal sınıftan ve pek çok ülkeden kadın, bir cins olarak dezavantajı ve eşitsizliği tecrübe eder ve bu onları bazen biraraya getirir. Bunun bir yönü kadınların sık sık erkekler tarafından uygulanan, cinselleştirilmiş kişisel şiddete maruz kalmalarıdır. Kadınlar, bu yüzden, erkeklerin şiddeti öğrendiği ve onları erkekler olarak kadınlara saygısızlık etrafında birbirine bağlayan belli eril kültürler, şiddet ve militarizm arasında bir bağlantı olduğunu görmeye başlarlar.

Toplumsal cinsiyete bağlı olarak farklılaştırılmış bütün bu deneyim, yaşamın tecrübe ettiğimiz toplumsal cinsiyet özelliği, kadınlar ve erkekler arasındaki hem görüş hem de kültür farklılığını açıklamaya yeter. Görüş: kamuoyu yoklamalarında karşımıza çıkan çarpıtılmış istatistikleri ele alalım; tıpkı, erkeklerin %38’inin, kadınlarınsa sadece %23’ünün Irak’a yönelik bir saldırıdan yana olduğunu gösteren Guardian’ın ICM adlı araştırma şirketine yaptırdığı en son kamuoyu yoklamasındaki gibi. Kültür: kadınların ve erkeklerin genellikle farklı altkültürleri ortaya çıkardığı düşünülür -buna kadınların sıkça dile getirdiği, “işleri kendilerine göre yapabilmek” için kadın gruplarıyla çalışmayı sevdikleri gerçeği tanık gösterilir.

Dolayısıyla, özetleyecek olursak, kadınların farklılığına dair özcü bir inancın kati surette faydasız olduğunu düşünüyorum. Diğer yandan; deneyim farklılıkları üzerinden düşünüldüğünde toplumsal cinsiyete özgü yaşam biçimleri yardımcı olabilir.

Ortak bir zemin bulmak

Mesela, barış için kadın aktivizminin belirli türleri için asıl eksen budur. Pek çok ülkede, silahlı çatışmalarda farklı ‘taraflar’da yer alan kadınlar, kadınlar olarak ortaklaştıkları ihtiyaçları bulmak suretiyle, birbirleriyle çalışma ittifakları oluşturmuşlardır. Bu konuda verilebilecek bilinen bir örnek Kuzey İrlandalı kadınlardır. Belfast’ın merkezinde, ekonomik ve toplumsal sıkıntıların yaşandığı mahallelerde oturan işçi sınıfından kadınlar, on-onbeş yıl önce biraraya gelmeye başladılar ve çoğunluğu Katolik veya Protestan olan mahallelerinde kadın toplum merkezleri kurdular. Hepsinin üzerinde ortaklaştığı zemin, kadınların yoksulluk içindeki ailelere bakarken yaşadıkları sıkıntı, ev içi şiddete maruz kalmak, yerel yönetimden kötü hizmet görmek, polis ve askerin tacizi ve mahallelerinde hüküm süren paramiliter örgütlere yeniyetme oğullarını kaptıracaklarına dair sürekli bir korkuydu. Sonunda, ikinci bir adım olarak, bu kadın merkezlerinden bazıları, aynı ortak zemini, milliyetçi ve birlikçi[2] mahallelerin kadınları arasında bir köprü oluşturabilmek için yeterli buldu. Araştırmamda Bosna, İsrail ve Kıbrıs’taki çatışma hatları boyunca kadın ittifakının örneklerini buldum, benzer örnekler eminim diğer pek çok ülkede de vardır.

Belki aynı sonucu Britanya’daki kendi etkinliğimizde de görebiliriz. Biz burada, diğer ülkeleri sömürgeleştiren, ekonomik ve militer gücünü genellikle sorumsuzca deniz aşırı kullanan bir ülkenin sakinleri olarak, Belfast’taki kadınlardan çok farklı bir durumdayız. Ancak, muhtemelen biz de, savaşı bilfiil tecrübe eden kadınlarla -örneğin Filistinli, Afgan veya Iraklı kadınlarla- dayanışma çalışmasının temeli olarak aynı söylemden, “kadınların paylaştığı yaşam deneyimi”nden yola çıkabiliriz.

Feminizme başvurmak

Ancak, “kadınların ortaklıkları” söyleminin bizi götüremeyeceği bir nokta olduğunu belirtmek isterim. Öncelikle, kadınların sahip olduğu farklı deneyim, kadınları “kadın meselesinin” ötesine geçirmek durumunda değil. Bunun, dezavantaj yaratan bir sistemin eleştirisine yönelmesi gerekmez. Dahası, kadınların dayanışmasından kadınların antimilitarizmine geçişi sağlayan otomatik bir adım yoktur. Bunlar birbiriyle ilişkili fikirler ve pek çok kadın her ikisiyle de ilgileniyor -ancak bunlar aynı şey değildir. Bu noktada, bana kalırsa, feminizme başvurmaktan başka alternatif yok. Feminizm kadınların çoğunun, hatta aktivist kadınların bile rahatsız olduğu bir sözcüktür. Bu meseleyi feminist düşünce açısından tartışmak istiyorum ve bunu iki şekilde yapacağım.

Öncelikle, feminizm sözcüğünden rahatsız olmamızın nedeni, kısmen bu sözcüğün kadınların sürüden ayrıldığını, eşitlik talep ettiğini, özerk davrandığını, yeni bir politika ürettiğini görmek istemeyenler tarafından negatif bir şeye, çirkin bir şeye dönüştürülmüş olmasıdır. Kadınların özgürlüğünün kendi düşmanlarına sahip olduğunu kabul etmek zorundayız. Onlar, feminizmi telafuz edilemez bir sözcük haline, pek çok farklı toplumsal sınıftan, etnik gruptan ve ülkeden kadının kendi üzerlerine iliştirmeye dayanamadıkları bir etiket haline getirdiler. Kişisel olarak ben, bu konuda cesur olmamız ve ısrarcı davranmamız gerektiğini düşünüyorum.

Bununla birlikte, feminizmin itibarının iadesini talep ederken, bu sözcükle tam olarak ne kastettiğimizi belirtmek zorundayız. Bu yüzden, feminizm lehine kanıtlar sunmak istediğim ikinci yön, bir kimlik olarak feminizmi, bir program olarak feminizmden ayrıştırmaktır. Amerikalı siyah feminist bell hooks, kendimizi “Ben bir feminist miyim?” diye sorarak sınamak durumunda olmadığımızı ileri sürer. Gerektiğinde feminist kimlik olmadan da yapabiliriz. Ancak, feminist bir çözümleme ve eylem programı olmadan yapamayız.

Feminizmler arasında seçim yapmak

Fakat hangisi? Çünkü tek bir feminizm yok bir hayli var, tıpkı sosyalizmin birçok versiyonu olduğu gibi. Ve belki Hristiyanlığın da. Her yeni siyasi konjonktürde farklı versiyonlar arasında ayrım yapmak, ilgili teoriyi ve siyasi pratiği seçmek bize bağlı. Gerçekliğimizi yansıtacak ve amacımıza hizmet edecek kavramlara, düşünce araçlarına ihtiyacımız var. Bizim durumumuzda ihtiyacımız olan şey, antimilitarizmle işlevli bir biçimde bağlantılandırılabilecek bir feminizmdir.

Öncelikle “feminizm”in kullanılageldiği ve şahsen benim verimsiz bulduğum bazı biçimlerini düşünelim. İlkin, bazı kadınlar, kadınların erkeklerden doğal, biyolojik farklılığını ve erkeklerden üstünlüğünü savunan şu özcü teoriye feminizm adını vermişler. İkinci olarak, amaçları çokuluslu şiketlerden tutun da orduya kadar her alanda, erkeklerle başarılı bir şekilde rekabet ederek eşitlik sağlamak olan bazı kadınlar da kendilerine feminist diyorlar. Bu, kollektif olmaktan çok bireysel bir tasarıdır. Bu “liberal” feminizmdir, mesele yerleşik kurumlarımızı dönüştürmek değil, merdivenin basamaklarını hızla tırmanmaktır. Kadınları ilerletecek olanın kişisel ve yukarı doğru tırmanılacak bir yol olduğunu düşünen kadınlar, aynı zamanda, tek tek erkekleri sorun olarak görme eğilimindedirler. Onları erkek şovenistler diye adlandırabilirler. Bireysel eril tavrın ortaya çıktığı kültürler, bu kültürlerin ne gibi çıkarlara hizmet ettiği, bunların erkeklere de nasıl zarar verdiği ve erkeklerin bu konuda ne yapabilecekleri hakkında sorular sormazlar.

Üçüncüsü, feminizm sözcüğü toplumsal cinsiyet baskısını, birincil veya aslında tek baskı olarak görenler tarafından sık sık “radikal” takısıyla birlikte kullanılır. Radikal feminizm bence gayet yararlıdır. Radikal feminizmin, bedenin zorlu gerçekliklerine, özellikle cinsellik ve şiddete dair oluşturduğu anlayış olmadan yapamayız. Fakat bundan daha karmaşık bir çözümlemeye ihtiyacımız var. Erkekler, erkekler olarak kadınların ezilmişliğinin tek kaynağı değildir. Mesela, kapitalist pazarların işleyişini, milliyetçi ve faşist hareketlerin anlamını ve dinlerde köktenciliğin artışının gerekçesini kavramak zorundayız. Bunlar patriyarkanın sadece yan ürünlerine indirgenemez.

Kendi amaçlarımız için bir feminizm

Şimdi size, bahsettiğim muhtelif biçimlerde kendini satmayan feminizm sözcüğünden ne anladığımı söylemek zorundayım: Pek çoğumuzun (onu nasıl adlandıracağımızı her zaman bilmediğimiz halde) gönül verdiği bir hareket, kadınların savaş karşıtı aktivizmi için hem elverişli hem de bu konuda açıklamada bulunan bir feminizm. Burada dile getirdiklerimle ne yaptığımın tamamen farkındayım: Feminizmle kastettiğim şey budur, benim için en işe yarar olan düşünüş biçimi budur, bu benim aklıma yatıyor ve ilerlemeci siyaset anlayışıma hizmet ediyor. Fakat, bu konuyu tartışmak üzere size açıyorum.

Her şeyden önce, bize, sadece kadınların ve erkeklerin yaşam tecrübeleri arasındaki farklılığa, onun sayesinde erkeklerin her şey, kadınların hiçbir şey ya da tam tersi olduğu “tamamlayıcılık etkisi”ne dikkat çekmenin ötesine geçen bir feminizmin gerekli olduğunu söyleyebilirim. Böylesi bir feminizm, bahsedilen farklılaşmanın içinde, bünyesinde iktidarı ve eşitsizliği barındıran bir sürecin varlığını görür. Bizim toplumlarımızda erkekler, kadınları “öteki” olarak tanımlama ve böyle yaparak kadınları daha az değerli gösterme gücüne sahiptir. Feminizm bu “ötekileştirme” sürecini, toplumsal cinsiyete dayalı bir iktidar yapısının varlığını başlatan bir süreç olarak görür.

Bu düzeni tarif etmeye yarayabilecek belli kavramlar var. Bunlar, ilk önce akademik çalışmada kullanıma girdi; fakat pratiğe yönelik bazı soruları teşvik etmesi açısından faydalıdır. Bazı kadınlar “ataerki” terimini, halen içinde yaşadığımız erkek egemen “toplumsal cinsiyet düzeni” türünü tanımlamak için kullanırlar. Burada uğraştığımız şeyin, büyük ve sistemli bir şey olduğunu hatırlatması açısından böylesi stenografik terimlere sahip olmak yararlıdır.

Toplumsal cinsiyet düzeni, elbette ki, her zaman için toplumsal sınıf düzeniyle, etnisiteye dayalı düzenle ve toplumdaki diğer iktidar görünümleriyle iç içe geçmiştir. Ayrıca, uygun bir terim de var: “Toplumsal cinsiyet rejimi.” Bu, verili herhangi bir kurumdaki toplumsal cinsiyete dayalı düzenlemeler anlamına gelir. Bu bizi birtakım yararlı sorular sormaya sevk eder: Toplumsal cinsiyete dayalı iktidar, çokuluslu şirketin yönetim kurulu odasında nasıl işler? Veya, benim çocuğumun okulundaki toplumsal cinsiyete dayalı ilişkiler nelerdir? Bütün bunların ilginç bir şekilde farklı toplumsal cinsiyet rejimlerine sahip olmasını bekleriz. Toplumsal cinsiyet rejimlerine, hatta toplumsal cinsiyet düzenine meydan okunabilir ve bu rejim ve düzen değiştirilebilir.

Bob Connel de bir kavram önermiştir: “Ataerkil kâr payı.” Bununla, bir bütün olarak erkeklerin ataerkil bir toplumsal cinsiyet düzeninde yaşamaktan sağladıkları avantajı kastediyor. Ancak, ataerkil sistemler muhakkak ki, sadece kadınlar ve erkekler arasındaki hiyerarşik ilişkileri kapsamaz. Ataerkil sistemler aynı zamanda, erkekleri, bazılarının fena halde aleyhine olmak üzere, kendi arasında derecelendiren geniş çaplı hiyerarşilere sahiptirler. Erat pozisyonundaki erkeklerin savaş zaiyatından biraz daha iyi bir muamele görebildiği bir orduyu düşünün.

 

leradresse kullanıcısının resmi
h.zaza kullanıcısının resmi
PITIRCIQ kullanıcısının resmi
Rwdewcedfwy kullanıcısının resmi
admin kullanıcısının resmi
idcoxocdeayw kullanıcısının resmi
cwac kullanıcısının resmi
AntetuitoAl kullanıcısının resmi
Mr. Grey kullanıcısının resmi
jesannah kullanıcısının resmi
DarthAlpy kullanıcısının resmi
Jeatrioxeriog kullanıcısının resmi
Mphwcdayrx kullanıcısının resmi
burhanbalaban kullanıcısının resmi
beyaz perde e-donkişot kullanıcısının resmi
El condor pasa      - YouTube
darya dadvar - navai      - YouTube
Kiosk - To Kojaee
      - YouTube