minyatür geleneğinden çağdaş resme geçen(konu biraz tartışmalı da olsa) 19. yüzyıl ressamlarına da primitifler denmektedir. [:Nurullah Berk]'e göre bu adlandırmayı René Huygue yapmıştır.
Yağma kültüründen sitenin doğmasına kadar geçen zaman içinde, sanat eserlerinin üslubunda anıtsal nitelikler olmadığından, bu devrenin eserlerine ‘primitif halk sanatları’ diyoruz. Primitif halk sanatları, yarı tarımcı ve çobanlıkla geçinen toplumlarda gözleniyor. Bu sanatların diğer bir özelliği, devlet kuramamış aşiret topluluklarının sanatı olmasıdır.
Bu dönem Buzul Çağı’ndan sonra ilk köylerin doğduğu sırada gözlemleniyor. Buzul Çağı’nın mağara içlerinde yapılmış olan hayvan resimleri, bu halklarda açık havadaki kayaların üzerine çizilmeye başlanmıştır ancak bu kez Buzul Çağı’ndaki gibi yalnız hayvan değil, insan resimlerinin, tasvirlerin heykel ve maske şeklinde yapılması da söz konusudur. Av ve savaş sahneleri , hayvan sürüleri, dini danslar, cenaze törenleri ve tarım festivallerinde takılan maskeler göze çarpıyor.
Buzul Çağı’nın hayvan resimlerinin karakteri, hayvanın göz önünde teşekkül eden optik görüntüsünde idi. İşte bu optik görüntü, hayvan resimleri için aynı kalmakta, fakat insan, şematik ve çizgi halinde gösterilmekteydi. Yani insan resmi, hayvan resmi gibi optik görüntünün gözdeki yansımasına göre değil, uzuvlarının idrak durumuna göre biçimlendiriliyordu. Demek ki insanın uzuvlarını idrak edip etmemesine göre, yapısal olarak uzuvların yan yana sıralandırılması söz konusu oluyordu. Cinsel uzuvların özellikle belirtilmesi, ilk kez primitif sanat eserlerinde görülüyor. İnsan figürlerinin iç formları belirtilmiyor, figürler bir gölge resim halinde gösteriliyor, mağara çağının birbirlerini kesen ve birbirleri üzerine resmedilmiş olan figürleri bu kez birbirini kesmeyen fakat birbirleri ile ilişkili olarak, bu konu çevresinde toplanıyorlardı.
İnsan başının önceleri gövdeye oranla büyük resmedildiği, zamanla başın oransız olarak daha da büyüdüğü tesbit edildi.
Primitif halklar, devlet kurar kurmaz, siteler halinde yaşamaya başladılar. İşte tunç’un işlenmesi ve yazının keşfi de bu sıralara rastlıyor. Demek ki site ile tarih başlıyor. Böylece insanlığın yeni ihtiyaçları sanatta anıtsal nitelikli taş yapılara, heykellere biçim veriyor.
Primitif sanat örneklerine bugün antika olarak müzelerde, koleksiyonerlerde rastladığımız gibi primitif Afrika, Güney Amerika, Asya kabileleri sanatçılarının binlerce yıldır yaşamını sürdüren primitif sanat örnekleri vermeye devam ettikleri de bir gerçektir. Amerika ve Avrupa’nın metropollerinde sokak tezgâhlarında satılan taş ve ahşap maskeler buna güzel örnektir hatta batılı sanatçıların da hem geçmişte (Picasso) hem bugün bu sanattan esinlenerek yeni yapıtlar oluşturduğu ve sergilediği görülmektedir.
Bu önemli oluşum sonucu, sanatta ‘arkaik üslup’ dediğimiz üslupta eserlerin doğması mümkün olmuştur.
'görsel şiir' diye ambalajladılar.
minyatür geleneğinden çağdaş resme geçen(konu biraz tartışmalı da olsa) 19. yüzyıl ressamlarına da primitifler denmektedir. [:Nurullah Berk]'e göre bu adlandırmayı René Huygue yapmıştır.
Yağma kültüründen sitenin doğmasına kadar geçen zaman içinde, sanat eserlerinin üslubunda anıtsal nitelikler olmadığından, bu devrenin eserlerine ‘primitif halk sanatları’ diyoruz. Primitif halk sanatları, yarı tarımcı ve çobanlıkla geçinen toplumlarda gözleniyor. Bu sanatların diğer bir özelliği, devlet kuramamış aşiret topluluklarının sanatı olmasıdır.
Bu dönem Buzul Çağı’ndan sonra ilk köylerin doğduğu sırada gözlemleniyor. Buzul Çağı’nın mağara içlerinde yapılmış olan hayvan resimleri, bu halklarda açık havadaki kayaların üzerine çizilmeye başlanmıştır ancak bu kez Buzul Çağı’ndaki gibi yalnız hayvan değil, insan resimlerinin, tasvirlerin heykel ve maske şeklinde yapılması da söz konusudur. Av ve savaş sahneleri , hayvan sürüleri, dini danslar, cenaze törenleri ve tarım festivallerinde takılan maskeler göze çarpıyor.
Buzul Çağı’nın hayvan resimlerinin karakteri, hayvanın göz önünde teşekkül eden optik görüntüsünde idi. İşte bu optik görüntü, hayvan resimleri için aynı kalmakta, fakat insan, şematik ve çizgi halinde gösterilmekteydi. Yani insan resmi, hayvan resmi gibi optik görüntünün gözdeki yansımasına göre değil, uzuvlarının idrak durumuna göre biçimlendiriliyordu. Demek ki insanın uzuvlarını idrak edip etmemesine göre, yapısal olarak uzuvların yan yana sıralandırılması söz konusu oluyordu. Cinsel uzuvların özellikle belirtilmesi, ilk kez primitif sanat eserlerinde görülüyor. İnsan figürlerinin iç formları belirtilmiyor, figürler bir gölge resim halinde gösteriliyor, mağara çağının birbirlerini kesen ve birbirleri üzerine resmedilmiş olan figürleri bu kez birbirini kesmeyen fakat birbirleri ile ilişkili olarak, bu konu çevresinde toplanıyorlardı.
İnsan başının önceleri gövdeye oranla büyük resmedildiği, zamanla başın oransız olarak daha da büyüdüğü tesbit edildi.
Primitif halklar, devlet kurar kurmaz, siteler halinde yaşamaya başladılar. İşte tunç’un işlenmesi ve yazının keşfi de bu sıralara rastlıyor. Demek ki site ile tarih başlıyor. Böylece insanlığın yeni ihtiyaçları sanatta anıtsal nitelikli taş yapılara, heykellere biçim veriyor.
Primitif sanat örneklerine bugün antika olarak müzelerde, koleksiyonerlerde rastladığımız gibi primitif Afrika, Güney Amerika, Asya kabileleri sanatçılarının binlerce yıldır yaşamını sürdüren primitif sanat örnekleri vermeye devam ettikleri de bir gerçektir. Amerika ve Avrupa’nın metropollerinde sokak tezgâhlarında satılan taş ve ahşap maskeler buna güzel örnektir hatta batılı sanatçıların da hem geçmişte (Picasso) hem bugün bu sanattan esinlenerek yeni yapıtlar oluşturduğu ve sergilediği görülmektedir.
Bu önemli oluşum sonucu, sanatta ‘arkaik üslup’ dediğimiz üslupta eserlerin doğması mümkün olmuştur.
Kaynak: Semra Deniz, Selim Aydos, Adnan Turani