
'Rumları durdurun yoksa gereğini yaparız' / Dünya / Radikal İnternet
BM Genel Kurulu'nda konuşan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kıbrıs Rum kesiminin Doğu Akdeniz'deki sondaj faaliyetleriyle ilgili olarak 'tüm tarafları' uyardı. Erdoğan, 'Rum tarafının durdurulması için çaba gösterin aksi takdirde biz gereğini yaparız' dedi.Radikal Gazetesinin İnternetteki Yüzü, ul…
Vanzetti'nin Sacco'nun Oğlu Dante'ye Mektubu
Hiç aklından çıkarma Dante, eğer birisi baban ve benim hakkımda başka birşey söylerse, o, masum ölülere, yürekli bir şekilde yaşamış insanlara küfreden bir yalancıdır.
Şunu da iyi bil ve hep hatırla Dante, eğer baban ve ben, kalleş, riyakar, dönek insanlar olsaydık ölüme gönderilmezdik.
Bize karşı topladıkları delillerle cüzzamlı bir köpek, bir akrep bile ölüme mahkum edilemez.
Bizim, davamızın yeniden görülmesi için öne sürdüğümüz bu olgular, bir ana katilinin, yüreği taşlaşmış bir suçlunun davasının yeniden görülmesine yeterdi.
Hiç aklından çıkarma Dante, bunları hep hatırla; biz suçlu değiliz, bizi bir yığın uydurma ve yalanla mahkum ettiler; yeniden yargılanmamıza karşı çıktılar ve eğer yedi yıl, dört ay, onbir gün süren tarifsiz acılardan sonra bizi idam ediyorlarsa, bunun sebebi sana demin söylediklerimdir, çünkü biz yoksullardan yanaydık, insanların insanlar tarafından ezilmesine ve sömürülmesine karşıydık.
Senin ve diğerlerinin saklayacağı, davamızla ilgili belgeler, babanın, annenin, Ines'in, ailemin ve benim, Devlet'in yararı gereği ve Amerika'nın egemenleri tarafından ve onlar için kurban edildiğimizi kanıtlayacaktır.
21 Ağustos 1927
John Dos Passos in haklarında yazdığı yazı;
Sacco-Vanzetti trajedisini insanlığın vicdanında canlı tutmak için herşey yapılmalıdır.
A. Einstein
15 Nisan 1920'de öğleden sonra üç sularında, Boston'un banliyölerinden South
Braintree'nin ana caddesinde, bir soygun sırasında iki adam öldürüldü. Buraya
birkaç kilometre uzakta, Charlestown'da 22 Ağustos 1927 gecesinde, iki adam
elektrikli sandalyede idam edildi. Sacco ve Vanzetti davası işte bu dört adam
ve bu yedi uzun yıl boyunca adım adım örüldü.
* * *
Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesi ve onu izleyen kriz dönemi, Amerikan
toplumunu ikiye ayıran, dünya kamuoyunu ayağa kaldıran ve sembol haline gelen
Sacco ve Vanzetti davasının arka planını oluşturur.
Olay, başlangıçta, şiddetin ve soygunların yoksullar için neredeyse
meşrulaştığı bu yeniden uyum sağlama dönemi için oldukça sıradandır. Boston'un
sanayi banliyösü ülkenin içinde bulunduğu şartlardan fazlasıyla etkilenmiştir.
Kasım ayında komşu şehrin "tasarruf sandığı" soyulur; Noel'de bu kez
Bridgewater'da bir ayakkabı fabrikasının kasası soyguna uğrar; daha sonra bir
çete ayakkabı stoklarını çalar.
South Braintree soygununun kurbanları, bu ayakkabı firmasının
muhasebecisi ve onun "korumas"sıdır. Çalışanların haftalık ücretlerini zırhlı
çelik kasalarla komşu büroya taşımaktadırlar. Katettikleri bu kısa yol
üzerinde iki adam onlara saldırır, ateş eder, kasaları kapar ve içinde üç
kişinin bulunduğu kendilerini bekleyen arabaya binerek oradan uzaklaşır.
Sabahın erken saatleridir, iki saldırganı birkaç tanık görür. Bundan sonra,
davanın seyrini esas olarak tanıkların ifadeleri, karar değiştirmeleri,
tutarsızlıkları belirler.
Saldırı sırasında kullanılan çalıntı Buick'in izini süren komiser
Stewart, daha önce de başı polisle belaya giren bir takım İtalyanlarla
karşılaşır. İçlerinden biri daha önce sürgüne mahkum edilmiştir. Bir otomobil
tamircisi İtalyanların dükkana geldiğini bildirir. Teşhis edilen üç kişiyi
elinden kaçıran Stewart, Bridgewater'dan gelen bir arabadaki iki adamı
tutuklar. İkisi de yabancıdır. İkisi de silahlıdır. Üstlerinde anarşist bir
bildirinin müsveddeleri bulunur. Adları Nicola Sacco ve Bartolomeo
Vanzetti'dir.
Dedham'da ilk sorgulamayı yapan sorgu yargıcı, Sacco'nun South
Braintree olayına karıştığına hemen kanaat getirir. Olayın olduğu 15 Nisan
günü "İtalyan" işe gitmemiştri. Bu andan sonra, iki adamın yalanlamalarına
rağmen teşhis için tanıkların karşısına çıkarılırlar.
Vanzetti daha önceden mahkum olmuştur. Noel'deki Bridgewater
soygununun sanığı olarak tanıklar onu resmen teşhis etmiştir. Doğru dürüst bir
savunma yapma imkanı olamayan Vanzetti yargıcın kararı okumasıyla mahkum olur:
"Mahkeme, sanık Bartolomeo Vanzetti'yi 12 yıldan az 15 yıldan fazla olmamak
üzere hapis cezasına çarptırmıştır..."
Bu birinci dava yüzünden Vanzeetti diğer mahkemeyi tutuklulara ayrılan
"kafes"ten izler. 1921 ağustosunda aynı yargıç, Dedham'daki mahkemede bu sefer
Sacco ve Vanzetti'nin idama mahkum edildiği kararını okur. O andan itibaren
iki tutuklu için uzun ve acılı bekleyiş başlar. Mahkeme uzadıkça uzar. Hatta o
sırada başka bir cinayetten hapiste yatmakta olan Celestino Madeiras, soygunu
ve cinayetleri Joe Morelli çetesiyle birlikte işlediğini itiraf eder. Ama...
9 Nisan 1927'de yine aynı yargıcın sesi iki arkadaşın acılarına ve
umutlarına son verir: "Yüce Mahkememiz vücudunuza elektrik verilmek suretiyle
ölüm cezasına çarptırılmanızı uygun görmüştür... Yasaların kararı bu
yöndedir."
Kendilerine Rağmen İki Kahraman
Kahramanlar: İki İtalyan, göçmen ve anarşist. Kendilerini mahkum eden
ilk karar açıklandığında Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti kimdi? Yedi yıl
sonra ölüm kararı infaz edildiğinde kim olmuşlardı?
Nicola Sacco hapishaneyi ölümden daha korkunç bulur. Ateşli bir
militandır, eylemsizlik ona acı verir. Aşıktır, asıl büyük işkence karısından
ayrı düşmektir. Şefkatli bir babadır, çocuklarının büydüğünü görememek onu
umutsuzluğa sürükler. O kadar gurur duyduğu oğlu Dante ondan uzak
büyümektedir, kızı Ines o hapishanedeyken dünyaya gelir. Vanzetti gibi, o da
Amerika'ya 1908'de gelmiştir. Babasının şarapçılık yaptığı, 1885'te doğduğu
köyünü dünyayı keşfetmek için terketmiştir. Cesur ve hayata karşı iyimserdir,
biraz İngilizce öğrenir, bir meslek sahibi olmak için, çıraklık yaparken kendi
cebinden para verir. Sonunda iyi bir kunduracı olur. Patronunun gözdesidir;
hatta ona beş odalı bir daire kiralar. 1912'de Rosina Zambelli ile evlendikten
sonra hayatı daha da düzenli hale girer. Ama yine de Amerikan hayat tarzına
ayak uydurmakta zorluk çeker. Neredeyse sadece İtalyanlarla görüşür.
Arkadaşlarının çoğu gibi bir anarşist çevreye girer. Elinden geldiği kadar
para biriktirmeye çalışır. Annesinin ölüm haberi geldiğinde ülkesine dönmeye
karar verir. Tutuklandığı günün sabahında karısının valizleri hazırlamasına
yardım etmiştir. Ama yine de arkadaşlarıyla birlikte bir anarşist mitingin
hazırlığına katılmaktan kendini alamaz. Miting bir matbaada çalışan bir
İtalyan gencin karanlık "intiharı" üzerine düzenlenecektir.
Ölüme mahkum olduğu için, hapishanede çalışmasına izin verilmez.
Birkaç kez akli dengesini yitirir; defalarca intihara teşebbüs eder, açlık
grevleri yapar. Karısının ısrarları üzerine hastaneye kaldırılır. "Akıl
hastanesi"nden masumiyetini ve çektiği acıları anlatan mektuplar yazar.
Okumaya, kendini eğitmeye çalışır. Adil bir şekilde yargılanmadığını düşünür
sürekli. Yoksullara ve İtalyanlara karşı kör bir nefretin kurbanı olduğuna
inanır.
Daha yaşlı ve bekar olan Vanzetti'nin mizacı da tutkuları da çok
farklıdır. Hapishane onu çok değiştirir, kendini iyi hisseder. Hayatının
sonunda "bir toprak kurdunun ya da bir tavuğunki gibi olmayan" ölümünü
selamlar. 1888 yılında Kuzey İtalya'da doğan Bartolomeo Vanzetti önce
pastacılık öğrenmek için babasının çiftliğini terkeder, sonra sürgüne gitmeyi
tercih eder ve 1908'de ABD'ye göç eder; burada ekonomik bunalımla yüz yüze
gelir. İlk yıllar çok zor geçer. Boston yakınlarında Plymouth'a yerleşmeden
önce şehirde ve taşrada her tür vasıfsız işe girer çıkar. Önce bir halat
fabrikasında çalışır, 1919'da bir balık satıcısının mallarını devralır.
Bağımsızlığına kavuşmuştur. Plymouth sokaklarında ıslık çala çala el arabasını
iter. Neşeli ve arkadaş canlısı bir insandır. İtalyanların kaldığı bir binada
bir odada kalır. Boş vakitlerinde hep okur; Dante ve Renan, Hugo ve Tolstoy,
Marx ve Proudhon ustaları okur. Bir yandan da militan bir eylemlilik içine
girer. Kropotkin'e ve Malatesta'ya hayrandır. Malatesta'nın L'Umanita Nuova
dergisine abone olur.
Bridgewater soygunundan mahkum olduğunda hapishanede çalışır. Önce
resim atölyesine devam eder, boyalara alerjisi olduğu ortaya çıkınca bu
atölyeyi bırakır, dikiş atölyesine geçer. Boş zamanlarında okumaya devam eder;
felsefeye ve aritmetiğe merak sarar. Proudhon'u tercüme eder. "Bir proleterin
hayat hikayesi" adını verdiği çocukluk anılarını kaleme alır. Mahkemeyi büyük
bir dikkatle izler. Masum olduğuna inanan Boston'lu kadınlarla mektuplaşır.
Siyasi "dostlar"ının kendisine pek yardımcı olmadığını ve ABD'deki işçilerin
kitlesel desteğini arkasına alamadığını düşünür. En aktif destekçilerinin
"entellektüeller, orta sınıf ve bazı ünlü şahsiyetler" olduğunun farkına
varır, idamından kısa bir süre önce bu konudaki kırgın üzüntüsünü dile
getirir: "başka ülkelerde yapılanların yarısı burada yapılsaydı, biz şu anda
özgür olurduk."
Vanzetti'nin Sacco'nun Oğlu Dante'ye Mektubu
Hiç aklından çıkarma Dante, eğer birisi baban ve benim hakkımda başka
birşey söylerse, o, masum ölülere, yürekli bir şekilde yaşamış insanlara
küfreden bir yalancıdır. Şunu da iyi bil ve hep hatırla Dante, eğer baban ve
ben, kalleş, riyakar, dönek insanlar olsaydık ölüme gönderilmezdik. Bize karşı
topladıkları delillerle cüzzamlı bir köpek, bir akrep bile ölüme mahkum
edilemez. Bizim, davamızın yeniden görülmesi için öne sürdüğümüz bu olgular,
bir ana katilinin, yüreği taşlaşmış bir suçlunun davasının yeniden görülmesine
yeterdi.
Hiç aklından çıkarma Dante, bunları hep hatırla; biz suçlu değiliz,
bizi bir yığın uydurma ve yalanla mahkum ettiler; yeniden yargılanmamıza karşı
çıktılar ve eğer yedi yıl, dört ay, onbir gün süren tarifsiz acılardan sonra
bizi idam ediyorlarsa, bunun sebebi sana demin söylediklerimdir, çünkü biz
yoksullardan yanaydık, insanların insanlar tarafından ezilmesine ve
sömürülmesine karşıydık.
Senin ve diğerlerinin saklayacağı, davamızla ilgili belgeler, babanın,
annenin, Ines'in, ailemin ve benim, Devlet'in yararı gereği ve Amerika'nın
egemenleri tarafından ve onlar için kurban edildiğimizi kanıtlayacaktır.
21 Ağustos 1927
Son
* * *
İlk olarak idam edilen Sacco, infaz odasına emin adımlarla girdi ve
gardiyanın bir işareti üzerine elektrikli sandalyeye oturdu. Aynı anda,
İtalyanca bağırdı: "Yaşasın Anarşi!" Sonra durdu, sakinleşti ve bozuk bir
İngilizceyle devam etti: "Hoşçakalın karım, çocuklarım ve bütün dostlarım."
Sonra, sanki ilk defa görüyormuş gibi, odaya, çevresine bakındı, toplanan
tanıklara "İyi akşamlar beyler" dedi. Başına kukuleta geçirilirken İtalyanca
mırıldandı: "Hoşçakal anne."
Birkaç dakika sonra Vanzetti getirildi. Sakin ve dikkatliydi. Güvenli
bir adımla odaya girdikten sonra, hapishane müdürünün ve daha önceden tanıdığı
üç gardiyanın elini sıktı. Elektrikli sandalyeye oturdu ve bağlanmadan önce,
alçak sesle oradakilere konuşmaya başladı. "Size masum olduğumu söylemek
istiyorum" dedi ağır ağır. "Ben hiçbir zaman suç işlemedim, ama arada sırada
günaha girmişimdir". Baş gardiyana dönerek: "Benim için bütün yaptıklarınıza
teşekkür ederim. Ben sadece bu suçlama için değil, bütün suçlamalara karşı
masumum. Ben masumum" dedi. Tekrar durdu ve söylemek istediklerinin doğru
anlaşılması arzusuyla, Vanzetti son sözlerini söyledi: "Bugün bana yapılanlara
dair bazı kişileri bağışlamak istiyorum."
X-19 Ağustos 1995
PEKİ, ARTIK BİZ İKİ ULUSUZ
Upton Sinclair'in Boston'u bir "çağdaş tarihsel roman"dır. Kitabın önsözünde
Sinclair bunun alışılmamış bir edebiyat türü olduğunu belirttikten sonra,
romanının Sacco ile Vanzetti'ye ilişkin yönüyle kurmaca değil, bir tarih
çabası olduğunu yazıyor; "Bu öyküde tek bir kahraman vardır, o da
gerçekliktir" diyor. Kitabı yazmadan önce olayı bir tarihçi titizliğiyle ve
her yönüyle incelediğini (örneğin 3900 sayfa tutan mahkeme tutanaklarını elden
geçirdiğini) belirtiyor. Şikago Mezbahaları, Petrol ve Altın Zincir yazarının
bu yapıtının (ve ona Pulitzer ödülü getiren romanı Dragon's Teeth'in) dilimize
çevrilmemiş olması bizim için önemli bir eksiklik. 1928'de yayımlanmış iki
ciltlik koskoca bir kitaptır Boston. Hiç olmazsa bunun 450 sayfada özetlenmiş
biçimi olan August 22nd (1965) çevrilmeli Türkçeye, ya da gelecek yıl, 70.
yılı dolduğuna göre telif hakkı ödemeden yayımlanabileceği göz önünde
bulundurulmalı Boston'un.
Tam yedi yıl akıl almaz bir hukuk rezaleti olarak süren ve iki suçsuz
insanın, "işinin ehli bir kunduracıyla, bir işportacı parçasının", elektrikli
sandalyede katledilmesiyle sonuçlanan olay ABD tarihinin sayısız
yüzkaralarından birini oluşturur. Bu konuda yüzlerce kitap yayımlandı.
Türkçede yalnızca Howard Fast'in Suçsuzlar adlı romanını (Çeviren Seçkin
Cılızoğlu, Payel, 1969, 1975), bir de Refik Evren'in Suçsuzlar'dan özetlediği
Sacco ile Vanzetti adlı kitapçığı (Haziran, 1977) anımsıyorum.
Sacco ile Vanzetti genç yaşlarda ABD'ye gelmiş iki İtalyan
göçmendiler. 1920'de ABD'de doğruğa tırmandırılan komünist karşıtı histeri
ortamı içinde adam öldürme suçuyla tutuklandılar. Dünya savaşının bitmesiyle
ortaya çıkan işsizlik, ücretlerin korkunç düşüklüğü, büyük sermayenin gittikçe
büyümesine karşılık orta katmanların hızla yoksullaşması ülkede huzursuzluğun
büyük ölçüde yaygınlaşmasına yol açmış, 1918'de 1 milyon olan grevci işçi
sayısı 1919'da 4 milyona yükselmişti. İşçiler grevlerde ekonomik haklar
yanında demokratik haklar da talep etmeye, kimi endüstri kollarının
millileştirilmesini istemeye başladılar. Gelişen radikal hareketlerin
geriletilmesi için yoğun bir baskı ortamı yaratıldı. 2 Ocak 1920'de 70 kentte
aynı anda gerçekleştirilen "baskın"larda 6000'i aşkın ilerici tutuklandı.
Solcu partilerin bütün binaları basıldı, yöneticileri içeri atıldı.
Tutuklananlar kentlerin büyük caddelerinden kelepçeli olarak toplu halde
geçirildiler. İşkenceler ayyuka çıktı. Basının da yardımıyla tüm ülke bir
korku ve dehşet ortamına sokuldu (ilginçtir, benzer olaylar İkinci Dünya
Savaşı'nın ertesinde de yaşandı). Üye sayısı 5 milyona yükselen Klu Klux Klan
da bu dehşet ortamına payına düşen katkıyı sağlıyordu. Yoğun baskıya uğrayan
gruplardan biri de göçmen işçilerdi. Göçmen işçiler en ağır işlerde en düşük
ücretlerle çalıştırılıyorlardı. En son işe alınıp en önce işten atılanlar da
-zencilerle birlikte- onlardı. 1920'de madenlerde çalışanların yüzde 44'ünü,
demir-çelik endüstrisinde çalışanların yüzde 33'ünü göçmen işçiler
oluşturuyordu.
Nicolo Sacce ile Barolomeo Vanzetti göçmendiler, üstüne üstlük radikal
görüşlere sahiptiler. O dehşet ortamında, 5 Mayıs 1920 günü tutuklandılar.
Üstlerine atılan suç iki maaş mutemedinin soygun amacıyla öldürülmesiydi. İki
İtalyan'ın yargılanması Masachusetts eyaletinin başkenti olan Boston'da utanç
verici bir maskaralık biçiminde iki ay sürdü. Sonunda iki göçmen jüri
kararıyla suçlu bulunup idama mahkum edildiler. Bu yargılamanın -ve sonraki
gelişmelerin- tüyler ürpertici ayrıntılarına burada yer vermeye olanak yok.
Savcının uzun uzun konuşmasının sonunda jüriye dönüp "sayın jüri üyeleri,
görevinizi yapın. Görevinizi erkekçe yapın. Ey Norfolk'lu yiğitler,
birbirinize uyun!" demesi, yargıcın jüriye dönüp "Kararınızı verirken
Fransa'da savaş alanlarında ölen yiğit askerlerimizi düşünün. Aynı
vatanseverlik duygusuyla kararınızı verin" demesi, jüri sözcüsünün her sabah
mahkeme salonuna girdiğinde bayrağın karşısında saygı duruşunda bulunup asker
selamı veridikten sonra yerine geçip oturan fanatik bir polis emeklisi oluşu,
tüm jüri üyelerinin varlıklı Norfolklulardan oluşması, tanıklıkları karar
temel olan iki tanıktan birinin hapishane kaçağı olduğunun ve mahkemede sahte
adla tanıklık yaptığının ortaya çıkması, davanın gidişi hakkında bir fikir
verebilir. Başka bir öldürme suçundan idama mahkum olmuş bir tutuklunun
cinayeti kendisinin de aralarında bulunduğu Morelli Çetesi'nin
gerçekleştirdiğini yazılı ve imzalı olarak itiraf etmesi de işe yaramadı.
Eyalet valisinin af yetkisini kullanıp kullanmamak konusunda danışman
seçtiğive Harvar, M.I.T. rektörleri ile bir eski hukukçudan oluşan komite de
affa gerek olmadığına karar verdi (bu rektörlerden az sonra yeniden söz
edilecek). İtirazlar, yargıtay kararları, dilekçeler... Ve iki göçmen yedi yıl
ölüm hücresinde yattılar. İçeri düştüklerinde pek az İngilizce biliyorlardı.
Vanzetti bu yedi yılı sürekli okumakla ve İngilizce çalışmakla geçirdi. Bir
Proleterin Yaşamöyküsü adlı yapıtı ölümünden sonra yayımlandı.
Öldürülmesinden kısa bir süre önce hücresinde kendisiyle görüşen bir
gazeteciye laf arasında söylediği, gazetecinin de aynen, İngilizce
yanlışlarını da içerecek biçimde kağıda geç
ahmet altan'ın haklarında yazdığı yazı;
Joan Baez’in onlar için yazdığı şarkı bir aralar bütün dünyada söyleniyordu.
İki İtalyan anarşistiydiler.
Birinin adı Sacco, diğerinin adı Vanzetti’ydi.
İki kişinin ölümüyle sonuçlanan bir cinayetin sorumlusu olarak tutuklandılar.
Suçlu olmadıklarını söylediler.
Gösterdikleri tanıklar İngilizceyi kötü konuşan İtalyanlar’dı.
Mahkeme onlara pek aldırmadı.
Sanıkların “suçsuzuz” demelerine de aldırmadı.
Ortada “kanıt” yoktu, ona da aldırmadı.
Daha sonra başka bir mahkûm, o cinayeti bir çeteyle birlikte işlediğini itiraf etti ama ona da kimse aldırmadı.
İtalyan olmaları, anarşist olmaları “suçlu” sayılmalarına yetti.
Yedi yıl hapishanede yattıktan sonra elektrikli iskemlede idam edildiler.
Yıl 1927’ydi.
Son sözleri “biz masumuz” oldu.
Aslında onların idam edilmeleri, Amerikan adaletinin taammüden işlediği bir cinayetti.
Amerikan adaleti de, Amerikan toplumu da bu ağır yükten kurtulamadı.
Onlar için şarkılar söylediler.
Kitaplar yazdılar.
Piyesler sahneye koydular.
Ama o vicdan azabını hep hissettiler.
Onları suçlayan haberler ve yazılar yerine, onları savunan güçlü haberler ve yazılar yayınlansaydı o iki masum insan kurtulur, koca bir toplum derin bir pişmanlıkla yaralanmazdı.
Aradan seksen yıldan fazla geçti.
Yıl 2008.
Türkiye’de hapiste sekiz kişi var.
Kürtler.
Bu insanlar, Güngören’deki bombalı saldırının “suçluları” olarak toplumun önüne atıldılar.
Aralarından birinin bombayı “bizzat” attığı söylendi.
Hürriyet gazetesi manşetinden, Hüseyin Türeli isimli bu sanığın, “bombayı patlatıp seyrettim” dediğini iddia etti.
Sabah gazetesinde Umur Talu, Türeli’nin bir başka bombacıyla birlikte Silopi’den Türkiye’ye giriş yaptığını yazdı.
İçişleri Bakanı ve İstanbul Valisi, “bombalı saldırının faillerinin ele geçirildiğini” açıkladı.
Hürriyet gazetesi manşetine taşıdığı “ifadeyi” gösteremedi, bir insanı çok ağır biçimde suçladıktan sonra sanki böyle bir haber yapmamış gibi davrandı.
Umur Talu, yazdığı iddianın kanıtlarını ortaya koymadı.
Bakan ve Vali, bu sanıkları neye dayanarak “bombacılıkla” suçladıklarını ayrıntılı bir şekilde belirtmediler.
Hükümet bu konuda, “ikna edici” bir açıklama yapmadı.
Hep birlikte bu insanları “bomba atmakla” suçladıktan sonra hep birlikte çekildiler.
O sekiz kişi hapiste kaldı.
O sanıklara ne poliste, ne mahkemede bombayla ilgili bir soru sorulmadığı anlaşıldı.
Zaten “bomba atmak” suçundan değil “yardım yataklıktan” tutuklandılar.
Dün Taha Akyol, Milliyet gazetesinde, sanık Türeli’nin “bombayı patlattım, seyrettim” dediğinin yalanlanmasının “önemsiz bir ayrıntı” olduğunu yazdı sütununda.
Bilmiyorum hapiste olan kendisi ya da bir yakını olsaydı, böyle ağır bir iftirayla damgalanmak gene “önemsiz bir ayrıntı” gibi mi görünürdü kendisine?
Cevap veremeyecek bir durumdayken Hürriyet’in manşetinde “Taha Akyol ‘bombayı patlattım, seyrettim’ dedi” diye bir haber okusaydı, bu durumu gene bu kadar hafifseyerek kabul edebilir miydi?
“Önemsiz bir ayrıntı” der geçer miydi?
Sanki kendisi için böyle bir iddia ileri sürülseydi, kendisine böyle bir iftira atılsaydı biraz daha ciddiye alırdı gibi geliyor bana.
Ama başkası için olunca “önemsiz bir ayrıntı” gibi gözüküyor demek insana.
Bazıları için “vicdan” da bazen “önemsiz bir ayrıntı” olabiliyor.
Şimdi asıl soru şu:
Niye bunca insan hapisteki bu sanıkları böyle suçlamak için ortaklaşa hareket ediyor?
Niye böyle bir suçlama orkestrası ile karşı karşıyayız?
Polis sorgusundaki suallerden, mahkemenin sorduğu sorulardan, tutuklama gerekçesinden artık hepimiz biliyoruz ki bu sanıklar “gerçek bombacı” değil.
Gerçek bombacı dışarıda dolaşıyor.
Belki bu olayın içinde bir rolleri vardır, belki aralarından bazılarının “gerçek bombacıyla” bir ilişkisi hatta işbirliği bulunuyordur, bilmiyorum.
Ama mahkemenin “bomba atmaktan” tutuklamadığı bu insanların “bombayı attığına” bizi inandırmak için bu çaba nereden kaynaklanıyor?
Bu çaba, sadece bu insanları suçlamıyor aynı zamanda “esas bombacıyı” da gözlerden saklıyor.
Hükümetin de içinde rol aldığı “gerçeği saklama” konusundaki bu ortak eylem kuşku verici işte.
Bu kuşkuyu Taha Akyol’un yazarı olduğu Milliyet gazetesi’yle Vatan gazetesi de paylaşıyor.
Daha önce Akşam gazetesi de bu konudaki kuşkularını birinci sayfasına taşımıştı.
Bu, dalgalar halinde yayılan ciddi bir kuşku.
Asıl suçlular dışarıdayken “çeşitli nedenlerle” başka insanların suçlanmasına daha önce de rastladı insanlık.
Sacco ile Vanzetti bunların en unutulmazlarıdır.
Onlar kurtarılabilirdi, başkalarının hayatlarını “önemsiz ayrıntılar” olarak görenlerin kurbanı oldular.
Biz de yeni kurbanlar mı vermeliyiz?
Yazı yazmak, suçsuzları kurtarmaya yaramıyorsa ne işe yarıyor?
Gerçek suçluyu yakalayamayan bir siyasi iktidarın insafsız yalanlarına destek olmaya mı?
Taraf
7/8/2008