En çok Mesut Yılmaz'a güldüğünü tahmin ettiğim şahıs.
Oluşturduğu sanal "Yeşil" karakterinin yakalandığını açıklamıştı Mesut Yılmaz yıllar önce başbakanken.
O hiç kimseydi,ya da herkesdi.
ismi küçük icraatları büyük askeri zevat.Sağı solu herkesi kullanmış,talimat vermiş.Kendini sağcı veya solcu olarak tanımlayan herkesi büyük özeleştiriler yapmaya sevk etmiş derin insan....
Ergenekon'un dış bağlantıları
Herkes hain, onlar vatanseverdi. Örgütlerine bu ismi veriyor, kendilerine ulusalcı diyorlardı. Farklı ideolojik referansları olsa da ulusal duyarlılıkları onları bir araya getiriyordu. Çünkü vatan elden gidiyordu. Her yola başvurarak bu gidişe dur demek, onların göreviydi.
Misyonerler hızla Anadolu'ya yayılıyordu. Kürtçüler gemi azıya almıştı. Vatan toprakları yabancılara satılıyordu. İkinci Cumhuriyetçiler, liberaller Cumhurtiyet'in temellerine dinamit yerleştiriyordu. İslamcılar, ABD ve Avrupa ile işbirliği halindeydi. Hepsi dış güçler tarafından fonlanıyordu. AB'nin hedefi Türkiye'nin bağımsızlığına son vermek, ABD'nin amacı BOP çerçevesinde ülkeyi bölmekti.
Herkes dış düşmanlarla işbirliği içinde, ama onlar bağımsız ve tamamen yerliydi. Türkiye dışında hiçbir adresle irtibatları yoktu. Zaten sloganları 'tam bağımsız Türkiye' idi. 'Vatandaş Türkçe konuş' kampanyaları düzenliyor; Türk bayrağını ellerinden, Onuncu Yıl Marşı'nı dillerinden düşürmüyorlardı. Vatan için ölmek ve öldürmek için yemin ediyorlardı. Millete mal olmuş ne kadar şahıs, kurum ve düşünce varsa, hepsini sadece onlar doğru anlıyor ve temsil ediyordu.
Hayatı, siyah-beyaz lenslerden okuyanlar için kafa konforu sağlayacak bir bakış açısıydı bu. Gri tonlara yer yoktu. İnsanlar veya ülkeler ya dost ya da düşmandı. Küreselleşme karşısında ayakta durmakta zorlanan herkes için kurtuluş reçeteleri hazırdı.
Ama bu onların halka bakan yüzleriydi. Bir de aynanın arka tarafında kalan yüzleri vardı. Ayna önünde ne kadar bağımsız ve ne kadar saf görünüyorlarsa, arka tarafta o kadar bağımlı ve karmaşık ilişkilere sahiptiler.
Hasımlarını ABD ile iş tutmakla suçluyorlardı. Ama kendileri arka kapıdan Washington'a gidiyor ve en karanlık isimlerle temas kuruyorlardı. Mesela, bu çevrelere yakın batık bir banka patronu ile adı darbelerle anılan Karanlıklar Prensi Richard Perle arasından su sızmıyordu. Bazı lobileri destekleyerek, bazı gazetecileri bağlayarak Türkiye'deki sivil iktidarı çökertme planları yapıyorlardı. İktidarı 'İslamofaşist' ilan ediyor; askerî darbenin eli kulağında olduğu dedikodusunu yayıyor; İran ve Suriye ile ilişkilerinden dolayı AK Parti'yi hedef gösteriyorlardı. Ulusalcıydılar, ama kendi hükümetleri aleyhine yurtdışında plan çevirmekte sakınca görmüyorlardı. ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz, bu karanlık çabaları bir yazısında şöyle zikrediyordu: "Washington'a gelip Amerikan yönetiminden AK Parti'nin altındaki halıyı çekmesini isteyenler var."
Ama onların bu ulusüstü bağlantılarını bilenlerin sayısı sınırlıydı. Geçen yaz Hudson Institute'da yapılan bir toplantı sayesinde, geniş kamuoyu bu kafadakilerin gerçek yüzünü gördü. Konuşulanlar deşifre oldukça, insanlar irkildi. Kamuoyu önünde düşman ilan edilen çevrelerle kapalı salonlarda bir araya geliniyordu. Taksim'de 50 kişinin öldürülmesi ve eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast gibi korkunç senaryoları konuşuyorlardı. Daha ilginci, Irak'taki PKK elebaşılarının teslimi gibi ulusal bir konuya bile seçimde AK Parti'ye yarayacağı gerekçesiyle karşı çıkıyorlardı.
Aynı çizgiden başka bir grup, Moskova'ya gidip iktidarı yıpratma adına Türkiye aleyhine akla hayale gelmedik iddialar uyduruyordu. Rus medyasının önüne çıkan İşçi Partili Semih Koray, Çeçenistan, Çin'in Sincan bölgesi ve New York'taki ikiz kulelere saldıran teröristlerin Türkiye'deki kamplarda yetiştirildiğini söylüyordu.
Ergenekon operasyonu sayesinde bu grupları şimdi daha yakından tanıyoruz. Misyonerlere karşı savaş açan bu grubun, düzenli toplantılarını kilisede yaptığı anlaşılıyor. Kilise sadece toplanma yeri değil, uluslararası parasal bağlantıların da merkezi. Ulusalcı ve tam bağımsız Türkiye yanlısı örgüte, yurtdışından 5 yılda 50 milyon dolar gelmiş. Para, Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol üzerinden 'bağış' adı altında yurda sokulmuş. Ulusalcı örgüt, bu parayı Türk-Kürt çatışmasını kışkırtarak, ulusu 2009'da bir darbeye hazırlamak için yapılacak suikast ve bombalı eylemler için kullanacakmış.
Ulusalcı örgütün gizli servislerle ilişkisi de hayli güçlü. Medyaya yansıyan haberlere göre Kuvva-i Milliye Derneği başkanı emekli Kurmay Albay Fikri Karadağ'ın CIA ve MOSSAD ajanlarıyla telefon görüşmeleri ve e-mail trafiği belgelenmiş. 'Alman gizli servisi BND ile irtibatı sağladıkları' gerekçesiyle iki isim gözaltında alınmış. Sabah'ın önceki günkü (28 Ocak) manşetinde, örgütün finansmanını BND'nin yaptığı yazılıyordu. Belki de bu iz üzerinden, Avrupa'da temizlendiği halde bizde varlığını koruyan Gladio'ya ulaşılacak.
İşte herkese hain diyen ulusalcı güçlerin hazin portresi
Türkiye"de siyasetin görünen ve görünmeyen kısımlarını birlikte izleyebilenler için ortada “Aaaa, neler yapmışlar?” dedirtecek bir şey bulunmuyor.
Türkiye kamuoyu “karanlık güçleri” her sahneye çıktıklarında “kanlı” ve “canlı” olarak görebiliyordu.
1978"de “16 Mart Katliamı” adıyla tarihe geçen olayın güvenlik güçleri tarafından aslında önceden bilinip engellenmediği mahkeme tutanaklarında yer aldı. Ama 22 yıl sonra! Ülkücü öğrenciler arasında çalışan bir istihbarat görevlisi, 7 Mart 1978 tarih ve 1.D. 2.12780 kod numarasıyla şu bilgiyi İstanbul Emniyet Müdürlüğü"ne iletiyor:
“Ülkücüler 8-10 gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında solcu öğrencilerin üzerine dinamit atıp, silahlı tarama yapacaklar!”
Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı bunu “ham bilgi” olarak değerlendirip kılını kıpırdatmamış, sonradan bu ilgisizliği için “ihtar” cezası almıştır.
Olay yerinde görevli genç komiser muavini, bombayı atanların peşinden koşmakta olan polis memuru Yahya Gergin"e şu talimatı verdi: “Bırak koşma!”
Gergin ve diğer polisler koşmadılar.
Olay yerinde 7 öğrenci parçalanarak öldü, 41 öğrenci de yaralandı!
Talimatı veren genç komiser muavini 1. Sınıf Emniyet Müdürlüğüne kadar terfi etti. İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı, Gaziantep, Bursa, Kırklareli"de İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptıktan sonra ve 16 Mayıs 2006"da da Trabzon"a Emniyet Müdürü olarak atandı.
Trabzon"un Pelitli ilçesinden çıkan çocuk çetesi, İstanbul"a gelip Hrant Dink"i katlettiler!
Bu kadar çok bilginin mahkeme dosyalarında bulunmasına rağmen hâlâ şöyle başlayan masallar dinlenebilir mi:
“Karanlık güçler yine...!”
1980"lere gelelim… Abdi İpekçi"nin katili Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı, Oral Çelik gibi ünlü ülkücülere Nevşehir Emniyeti"nden çıkma sahte pasaportlar verildi. Uğur Mumcu bu pasaportların aynı ilden çıkmasının rastlantı olmadığını tespit etmiş ve soruyordu:
-Nevşehir"de bu pasaportları veren kim? Kim? Kim? Kim?
Mumcu 1993"te öldürüldü. Sorusunun yanıtı ise üç yıl sonra kendiliğinden ortaya çıktı.
Susurluk Çetesi içinde yer alan polis şefi İbrahim Şahin, komiser muavinliği yıllarında Nevşehir Emniyet Müdürlüğü"nde Pasaport Şubesi"nde görev yapmıştı!
1990"ların ilk yarısında yer altı dünyasının “Kürt kanadı” birbiri ardına öldürülmeye başlandı. Hepsi de faili meçhul cinayetlere kurban gidiyorlardı. Bir başka rastlandı da cinayetlerin İzmit Jandarma bölgesi sınırları içinde işlenmesiydi.
Aradan 10 yılı aşkın süre geçti, o yıllarda İzmit Jandarma Bölge komutanı olan Veli Küçük, pek çok cinayet emrini veren yasa dışı bir yapılanmanın lideri olmak suçu ile tutuklandı.
Peki bu isimler niye tasfiye ediliyor?
O da yarın ki yazının konusu olacak…
Veli Küçük ama nereden baksanız görünüyor!
Susurluk “kaza”sından bu yana neredeyse her “derin taş”ın altından çıkan Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün tutuklanması çok önemli bir kilometre taşı…
Küçük, 11 yıl önce çağrıldığı TBMM Susurluk Komisyonu'na gitmemişti…
28 Şubat dönemiydi…
“Koruma altındaki” Veli Küçük'ün pervasızlığının ana nedeni buydu…
Arkasında kapı gibi “Gizli İktidar” desteği vardı…
* * *
Hatırlayınız, Evren Paşa da Susurluk Komisyonu'na gitmemişti…
“Statüko” Evren'in komisyona çağrılmaması için el altından devreye girmiş…
“Devlet Gazetesi” Hürriyet de Evren'in çağrılma ihtimaline karşı önlem alan, “darbe ressamı”nı kollayan yayınlar yapmıştı!
Susurluk Komisyonu'na gelen isimlerden biri ise “hiç hesapta olmayan” açıklamalar yapmıştı…
Abdullah Çatlı'nın eşi Meral Çatlı'dan söz ediyorum!
Meral Çatlı “12 Eylül'den sadece 22 gün sonra devlet yetkilileri eşime ve bana pasaport vererek yurtdışına çıkmamızı sağladılar” diye konuşmuştu!
Dikkat buyurunuz, darbenin “astığı astık, kestiği kestik” günlerinde oluyor, böyle bir yurtdışına gönderme!
Askeri yönetim tarafından cebine pasaport konulan Abdullah Çatlı o esnada “yakalanması gerekirken” himaye ediliyordu!
Çatlı, 1978-79'da Ankara'daki üç büyük kanlı eylemi (Bahçelievler/Piyangotepe/ Balgat katliamları) organize etmekten dolayı “aranan” bir sima idi…
“Aranan” ancak taammüden “yakalanmayan” Çatlı, tutuklanmak ne kelime “devlet yetkilileri eliyle” usulca yurtdışına “başka görevlere” gönderiliyordu…
Hal böyle iken, Kenan Evren Paşa'nın Susurluk Komisyonu'na en uzak mesafede durması kadar normal bir hadise yoktu!
12 Eylül öncesinde sağ-sol kutuplaşmasını zirveye çıkaran, teröre ivme kazandıran büyük operasyonlarda rol verilen Çatlı'nın 90'lı yıllarda “gayrı nizami harp” bağlamında kankası kimdi?
Tuğgeneral Veli Küçük!
Susurluk'un derin ağındaki birçok isimle bağlantısı kanıtlanan Küçük hakkında bütün bu derin bağlantılarına rağmen bugüne kadar adli bir soruşturma açıl(a)mamıştı.
Ergenekon operasyonu kapsamında “terör örgütü lideri” suçlamasıyla tutuklandı, Küçük Paşa…
Ajandasından yedi aşamalı darbe planı çıkmış…
“Darbeye zemin hazırlamak için” kaos planı yapmış!
“Ulusalcı” ama milli olmayan; “28 Şubat Kalıntısı”dır, Emekli Tuğgeneral!
Hürriyet'in dünkü manşet haberinde Veli Küçük'ün sorgusu esnasında “JİTEM'i ben kurdum” itirafında bulunduğu yazılıydı…
Aynı haberde, yine Ergenekon operasyonunda tutuklanan Sevgi Erenerol'un (Veli Küçük'ün as takımından) sorgusundan da söz ediliyordu…
Erenerol, evinde ele geçirilen üniversite öğretim üyeleriyle ilgili “fişleme” dosyalarından haberi olmadığını iddia etmiş!
Dikkat, yine “fişleme” var!
Ergenekon örgütünün has adamlarından Emekli Albay Fikri Karadağ'ın da “fişleme”lerden elde edilmiş 13 bin 500 kişilik bir “vatan haini listesi” vardı…
Sarıkız ve Ayışığı kod adlı darbe girişimlerinin önde gelen ismi Emekli Org. Şener Eruygur'un ise bakan, vekil ve bürokratları fişlediği ortaya çıkmıştı…
İşte bütün bu fişlemelerin kaynağı 28 Şubat'taki Batı Çalışma Grubu'dur!
BÇG, EMASYA yapılanmasına dayanıyor…
Hani Hürriyet'in 17 Ocak 2007'deki manşetinde “bu sabah müsaitseniz size annemlerin tankları gelecek” gibilerinden sempatik gösterme çalıştığı EMASYA!
17 Ocak 2007? Yani, Dink Suikastı'ndan sadece iki gün önce!
jitemin kurucusu adı susurlukla anılan emekli tuğgeneral. kısa bir bilgi için ikra (oku)
Veli Küçük, Allah büyük!
“Ulusalcı Çete”ye yedi ilde yapılan büyük operasyon bugüne kadarki en önemli kilometre taşını oluşturuyor.
Ümraniye'deki bir evde bulunan el bombalarıyla ilgili olarak aylardır yürütülen soruşturma “gayrı nizami harp” usulleriyle çalışan “derin örgütlenme”yi çorap söküğü gibi ortaya çıkardı…
“Ergenekon'a yapılan devasa gözaltı” vesilesiyle son dönemde yaşadığımız “Alacakaranlık Kuşağı” tarzı “kabusbulmacası”nın bütün kareleri yerli yerine oturmuş oluyor.
* * *
Operasyonda gözaltına alınan “Susurluk'un önde gelen aktörlerinden” Emekli Tuğgeneral Veli Küçük ilk kez sorgulandı!
JİTEM'in kurucusu olan Küçük, bu topraklarda hangi “derin taşı” yerinden kaldırsanız altından çıkan isimdi…
Çatlı, son telefon görüşmelerinden birini onunla yapmıştı…
Veli Küçük'ü Danıştay Provokasyonu'nun tetikçisi Alparslan Arslan'la birlikte gösteren fotoğraf, 17 Mayıs 2006'daki Danıştay saldırısından tam on bir buçuk ay önce yayınlanmıştı!
Sözkonusu saldırıyla adı sıkça gündeme gelen emekli asker Muzaffer Tekin, Veli Küçük'le defalarca aynı fotoğraf karesine girmişti: Tekin'i, Küçük'ün elini “emir komuta zinciri” içinde öperken gösteren fotoğraf ise “jenerik” olmuştu!
Danıştay olayının perde arkasındaki isimlerden biri olduğu tespit edildiğinde Muzaffer Tekin intihara teşebbüs etmişti…
Tekin'in ofisine giden gazetecilere kapıyı açan kişi ise “emekli astsubay” Oktay Yıldırım'dı. Yıldırım geçen haziran ayında Ümraniye'de ele geçirilen cephanelik hadisesinde “el bombalarının sahibi” olarak yeniden ortaya çıktı…
Veli Küçük'e de yakın bir isim olan Oktay Yıldırım gözaltına alındığında -Muzaffer Tekin kendisini şöyle savunmuştu: “Oktay'ı severim. İyi çocuktur. O bombalar da hurdadır patlamaz!”
Tekin, Ümraniye olayının ardından “çete kurmak”tan suçlandı ve tutuklanarak cezaevine konuldu…
Ya, cephanelikte ele geçirilen bombalar?
Bombaların Mayıs 2006'da Cumhuriyet gazetesine atılanlarla aynı olduğu kanıtlandı! Mahkeme “Ordu malı” bombaların kaynağının “araştırılamayacağına” hükmetti!
Cumhuriyet gazetesini bombalayanlar arasında Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan da vardı!
ABD'nin Irak'ta “kaybettiği!” silahlardan yedisinin Danıştay Saldırısı ve Rahip Santoro cinayetinde kullanıldığı 2007 Şubat'ında ortaya çıktı!
Ümraniye'de ele geçirilen cephanelikle ilgili soruşturma “silah üzerine yemin töreni” düzenlediği görüntülü belgelerle kanıtlanan Emekli Albay Fikri Karadağ'a da uzandı…
“Ölme-öldürme yemini” ettirerek “derin saksı”da eylemci yetiştiren Karadağ, 2005 yılında Mersin'de çekilen “hatıra fotoğrafı”nda, Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım'la birlikte “Hepimizin resmini çıkarsınlar yan yana” kıvamında bir poz vermişti! Albay Karadağ Danıştay saldırısının ardından gündeme gelen VKGB adlı derneğin de bir dönem yöneticiliğini yapmıştı…
“13 bin 500 kişilik vatan haini listesine!” sahip olan Emekli Albay'ın “28 Şubat'taki BÇG fişlemelerini” güncellediği anlaşılıyordu! Fikri Karadağ, İstanbul'da önceki gün gözaltına alınanlar arasındaydı…
“Sarıkız” ve “Ayışığı” kod adlı darbe girişimlerinin önde gelen ismi olduğunu Özden Örnek'in deşifre edilen günlükleri sayesinde öğrendiğimiz Emekli Org. Şener Eruygur da BÇG kapsamında bakan, milletvekili ve bürokratları fişlemişti!
* * *
Final: Santoro Cinayeti'nden Danıştay Saldırısı'na; Cumhuriyet'in bombalanmasından Ümraniye'deki cephaneliğe; “Silah Üzerine Yemin Töreni”nden Dink Suikastı'na kadar bütün bu “Alacakaranlık Kuşağı” hadiseleri birbirleriyle kafadan bağlantılı!
Eldeki fotoğraf -28 Şubat'ın derin kalıntılarının, bir başka deyişle “Amerikancı Kaybedenler Cenahı”nın resmidir!
En çok Mesut Yılmaz'a güldüğünü tahmin ettiğim şahıs.
Oluşturduğu sanal "Yeşil" karakterinin yakalandığını açıklamıştı Mesut Yılmaz yıllar önce başbakanken.
O hiç kimseydi,ya da herkesdi.
ismi küçük icraatları büyük askeri zevat.Sağı solu herkesi kullanmış,talimat vermiş.Kendini sağcı veya solcu olarak tanımlayan herkesi büyük özeleştiriler yapmaya sevk etmiş derin insan....
kimse ses çıkarmasın, devlet kendi leşini gömmeye çalışıyoo. hişşşş.
Ergenekon'un dış bağlantıları
Herkes hain, onlar vatanseverdi. Örgütlerine bu ismi veriyor, kendilerine ulusalcı diyorlardı. Farklı ideolojik referansları olsa da ulusal duyarlılıkları onları bir araya getiriyordu. Çünkü vatan elden gidiyordu. Her yola başvurarak bu gidişe dur demek, onların göreviydi.
Misyonerler hızla Anadolu'ya yayılıyordu. Kürtçüler gemi azıya almıştı. Vatan toprakları yabancılara satılıyordu. İkinci Cumhuriyetçiler, liberaller Cumhurtiyet'in temellerine dinamit yerleştiriyordu. İslamcılar, ABD ve Avrupa ile işbirliği halindeydi. Hepsi dış güçler tarafından fonlanıyordu. AB'nin hedefi Türkiye'nin bağımsızlığına son vermek, ABD'nin amacı BOP çerçevesinde ülkeyi bölmekti.
Herkes dış düşmanlarla işbirliği içinde, ama onlar bağımsız ve tamamen yerliydi. Türkiye dışında hiçbir adresle irtibatları yoktu. Zaten sloganları 'tam bağımsız Türkiye' idi. 'Vatandaş Türkçe konuş' kampanyaları düzenliyor; Türk bayrağını ellerinden, Onuncu Yıl Marşı'nı dillerinden düşürmüyorlardı. Vatan için ölmek ve öldürmek için yemin ediyorlardı. Millete mal olmuş ne kadar şahıs, kurum ve düşünce varsa, hepsini sadece onlar doğru anlıyor ve temsil ediyordu.
Hayatı, siyah-beyaz lenslerden okuyanlar için kafa konforu sağlayacak bir bakış açısıydı bu. Gri tonlara yer yoktu. İnsanlar veya ülkeler ya dost ya da düşmandı. Küreselleşme karşısında ayakta durmakta zorlanan herkes için kurtuluş reçeteleri hazırdı.
Ama bu onların halka bakan yüzleriydi. Bir de aynanın arka tarafında kalan yüzleri vardı. Ayna önünde ne kadar bağımsız ve ne kadar saf görünüyorlarsa, arka tarafta o kadar bağımlı ve karmaşık ilişkilere sahiptiler.
Hasımlarını ABD ile iş tutmakla suçluyorlardı. Ama kendileri arka kapıdan Washington'a gidiyor ve en karanlık isimlerle temas kuruyorlardı. Mesela, bu çevrelere yakın batık bir banka patronu ile adı darbelerle anılan Karanlıklar Prensi Richard Perle arasından su sızmıyordu. Bazı lobileri destekleyerek, bazı gazetecileri bağlayarak Türkiye'deki sivil iktidarı çökertme planları yapıyorlardı. İktidarı 'İslamofaşist' ilan ediyor; askerî darbenin eli kulağında olduğu dedikodusunu yayıyor; İran ve Suriye ile ilişkilerinden dolayı AK Parti'yi hedef gösteriyorlardı. Ulusalcıydılar, ama kendi hükümetleri aleyhine yurtdışında plan çevirmekte sakınca görmüyorlardı. ABD'nin eski Türkiye Büyükelçisi Morton Abramowitz, bu karanlık çabaları bir yazısında şöyle zikrediyordu: "Washington'a gelip Amerikan yönetiminden AK Parti'nin altındaki halıyı çekmesini isteyenler var."
Ama onların bu ulusüstü bağlantılarını bilenlerin sayısı sınırlıydı. Geçen yaz Hudson Institute'da yapılan bir toplantı sayesinde, geniş kamuoyu bu kafadakilerin gerçek yüzünü gördü. Konuşulanlar deşifre oldukça, insanlar irkildi. Kamuoyu önünde düşman ilan edilen çevrelerle kapalı salonlarda bir araya geliniyordu. Taksim'de 50 kişinin öldürülmesi ve eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu'ya suikast gibi korkunç senaryoları konuşuyorlardı. Daha ilginci, Irak'taki PKK elebaşılarının teslimi gibi ulusal bir konuya bile seçimde AK Parti'ye yarayacağı gerekçesiyle karşı çıkıyorlardı.
Aynı çizgiden başka bir grup, Moskova'ya gidip iktidarı yıpratma adına Türkiye aleyhine akla hayale gelmedik iddialar uyduruyordu. Rus medyasının önüne çıkan İşçi Partili Semih Koray, Çeçenistan, Çin'in Sincan bölgesi ve New York'taki ikiz kulelere saldıran teröristlerin Türkiye'deki kamplarda yetiştirildiğini söylüyordu.
Ergenekon operasyonu sayesinde bu grupları şimdi daha yakından tanıyoruz. Misyonerlere karşı savaş açan bu grubun, düzenli toplantılarını kilisede yaptığı anlaşılıyor. Kilise sadece toplanma yeri değil, uluslararası parasal bağlantıların da merkezi. Ulusalcı ve tam bağımsız Türkiye yanlısı örgüte, yurtdışından 5 yılda 50 milyon dolar gelmiş. Para, Türk Ortodoks Kilisesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol üzerinden 'bağış' adı altında yurda sokulmuş. Ulusalcı örgüt, bu parayı Türk-Kürt çatışmasını kışkırtarak, ulusu 2009'da bir darbeye hazırlamak için yapılacak suikast ve bombalı eylemler için kullanacakmış.
Ulusalcı örgütün gizli servislerle ilişkisi de hayli güçlü. Medyaya yansıyan haberlere göre Kuvva-i Milliye Derneği başkanı emekli Kurmay Albay Fikri Karadağ'ın CIA ve MOSSAD ajanlarıyla telefon görüşmeleri ve e-mail trafiği belgelenmiş. 'Alman gizli servisi BND ile irtibatı sağladıkları' gerekçesiyle iki isim gözaltında alınmış. Sabah'ın önceki günkü (28 Ocak) manşetinde, örgütün finansmanını BND'nin yaptığı yazılıyordu. Belki de bu iz üzerinden, Avrupa'da temizlendiği halde bizde varlığını koruyan Gladio'ya ulaşılacak.
İşte herkese hain diyen ulusalcı güçlerin hazin portresi
(bkz. abdulhamit bilici)
Türkiye"de siyasetin görünen ve görünmeyen kısımlarını birlikte izleyebilenler için ortada “Aaaa, neler yapmışlar?” dedirtecek bir şey bulunmuyor.
Türkiye kamuoyu “karanlık güçleri” her sahneye çıktıklarında “kanlı” ve “canlı” olarak görebiliyordu.
1978"de “16 Mart Katliamı” adıyla tarihe geçen olayın güvenlik güçleri tarafından aslında önceden bilinip engellenmediği mahkeme tutanaklarında yer aldı. Ama 22 yıl sonra! Ülkücü öğrenciler arasında çalışan bir istihbarat görevlisi, 7 Mart 1978 tarih ve 1.D. 2.12780 kod numarasıyla şu bilgiyi İstanbul Emniyet Müdürlüğü"ne iletiyor:
“Ülkücüler 8-10 gün içinde İstanbul Üniversitesi çıkışında solcu öğrencilerin üzerine dinamit atıp, silahlı tarama yapacaklar!”
Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Şükrü Balcı bunu “ham bilgi” olarak değerlendirip kılını kıpırdatmamış, sonradan bu ilgisizliği için “ihtar” cezası almıştır.
Olay yerinde görevli genç komiser muavini, bombayı atanların peşinden koşmakta olan polis memuru Yahya Gergin"e şu talimatı verdi: “Bırak koşma!”
Gergin ve diğer polisler koşmadılar.
Olay yerinde 7 öğrenci parçalanarak öldü, 41 öğrenci de yaralandı!
Talimatı veren genç komiser muavini 1. Sınıf Emniyet Müdürlüğüne kadar terfi etti. İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı, Gaziantep, Bursa, Kırklareli"de İl Emniyet Müdürü olarak görev yaptıktan sonra ve 16 Mayıs 2006"da da Trabzon"a Emniyet Müdürü olarak atandı.
Trabzon"un Pelitli ilçesinden çıkan çocuk çetesi, İstanbul"a gelip Hrant Dink"i katlettiler!
Bu kadar çok bilginin mahkeme dosyalarında bulunmasına rağmen hâlâ şöyle başlayan masallar dinlenebilir mi:
“Karanlık güçler yine...!”
1980"lere gelelim… Abdi İpekçi"nin katili Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı, Oral Çelik gibi ünlü ülkücülere Nevşehir Emniyeti"nden çıkma sahte pasaportlar verildi. Uğur Mumcu bu pasaportların aynı ilden çıkmasının rastlantı olmadığını tespit etmiş ve soruyordu:
-Nevşehir"de bu pasaportları veren kim? Kim? Kim? Kim?
Mumcu 1993"te öldürüldü. Sorusunun yanıtı ise üç yıl sonra kendiliğinden ortaya çıktı.
Susurluk Çetesi içinde yer alan polis şefi İbrahim Şahin, komiser muavinliği yıllarında Nevşehir Emniyet Müdürlüğü"nde Pasaport Şubesi"nde görev yapmıştı!
1990"ların ilk yarısında yer altı dünyasının “Kürt kanadı” birbiri ardına öldürülmeye başlandı. Hepsi de faili meçhul cinayetlere kurban gidiyorlardı. Bir başka rastlandı da cinayetlerin İzmit Jandarma bölgesi sınırları içinde işlenmesiydi.
Aradan 10 yılı aşkın süre geçti, o yıllarda İzmit Jandarma Bölge komutanı olan Veli Küçük, pek çok cinayet emrini veren yasa dışı bir yapılanmanın lideri olmak suçu ile tutuklandı.
Peki bu isimler niye tasfiye ediliyor?
O da yarın ki yazının konusu olacak…
Nazım Alpman
Veli Küçük ama nereden baksanız görünüyor!
Susurluk “kaza”sından bu yana neredeyse her “derin taş”ın altından çıkan Emekli Tuğgeneral Veli Küçük'ün tutuklanması çok önemli bir kilometre taşı…
Küçük, 11 yıl önce çağrıldığı TBMM Susurluk Komisyonu'na gitmemişti…
28 Şubat dönemiydi…
“Koruma altındaki” Veli Küçük'ün pervasızlığının ana nedeni buydu…
Arkasında kapı gibi “Gizli İktidar” desteği vardı…
* * *
Hatırlayınız, Evren Paşa da Susurluk Komisyonu'na gitmemişti…
“Statüko” Evren'in komisyona çağrılmaması için el altından devreye girmiş…
“Devlet Gazetesi” Hürriyet de Evren'in çağrılma ihtimaline karşı önlem alan, “darbe ressamı”nı kollayan yayınlar yapmıştı!
Susurluk Komisyonu'na gelen isimlerden biri ise “hiç hesapta olmayan” açıklamalar yapmıştı…
Abdullah Çatlı'nın eşi Meral Çatlı'dan söz ediyorum!
Meral Çatlı “12 Eylül'den sadece 22 gün sonra devlet yetkilileri eşime ve bana pasaport vererek yurtdışına çıkmamızı sağladılar” diye konuşmuştu!
Dikkat buyurunuz, darbenin “astığı astık, kestiği kestik” günlerinde oluyor, böyle bir yurtdışına gönderme!
Askeri yönetim tarafından cebine pasaport konulan Abdullah Çatlı o esnada “yakalanması gerekirken” himaye ediliyordu!
Çatlı, 1978-79'da Ankara'daki üç büyük kanlı eylemi (Bahçelievler/Piyangotepe/ Balgat katliamları) organize etmekten dolayı “aranan” bir sima idi…
“Aranan” ancak taammüden “yakalanmayan” Çatlı, tutuklanmak ne kelime “devlet yetkilileri eliyle” usulca yurtdışına “başka görevlere” gönderiliyordu…
Hal böyle iken, Kenan Evren Paşa'nın Susurluk Komisyonu'na en uzak mesafede durması kadar normal bir hadise yoktu!
12 Eylül öncesinde sağ-sol kutuplaşmasını zirveye çıkaran, teröre ivme kazandıran büyük operasyonlarda rol verilen Çatlı'nın 90'lı yıllarda “gayrı nizami harp” bağlamında kankası kimdi?
Tuğgeneral Veli Küçük!
Susurluk'un derin ağındaki birçok isimle bağlantısı kanıtlanan Küçük hakkında bütün bu derin bağlantılarına rağmen bugüne kadar adli bir soruşturma açıl(a)mamıştı.
Ergenekon operasyonu kapsamında “terör örgütü lideri” suçlamasıyla tutuklandı, Küçük Paşa…
Ajandasından yedi aşamalı darbe planı çıkmış…
“Darbeye zemin hazırlamak için” kaos planı yapmış!
“Ulusalcı” ama milli olmayan; “28 Şubat Kalıntısı”dır, Emekli Tuğgeneral!
Hürriyet'in dünkü manşet haberinde Veli Küçük'ün sorgusu esnasında “JİTEM'i ben kurdum” itirafında bulunduğu yazılıydı…
Aynı haberde, yine Ergenekon operasyonunda tutuklanan Sevgi Erenerol'un (Veli Küçük'ün as takımından) sorgusundan da söz ediliyordu…
Erenerol, evinde ele geçirilen üniversite öğretim üyeleriyle ilgili “fişleme” dosyalarından haberi olmadığını iddia etmiş!
Dikkat, yine “fişleme” var!
Ergenekon örgütünün has adamlarından Emekli Albay Fikri Karadağ'ın da “fişleme”lerden elde edilmiş 13 bin 500 kişilik bir “vatan haini listesi” vardı…
Sarıkız ve Ayışığı kod adlı darbe girişimlerinin önde gelen ismi Emekli Org. Şener Eruygur'un ise bakan, vekil ve bürokratları fişlediği ortaya çıkmıştı…
İşte bütün bu fişlemelerin kaynağı 28 Şubat'taki Batı Çalışma Grubu'dur!
BÇG, EMASYA yapılanmasına dayanıyor…
Hani Hürriyet'in 17 Ocak 2007'deki manşetinde “bu sabah müsaitseniz size annemlerin tankları gelecek” gibilerinden sempatik gösterme çalıştığı EMASYA!
17 Ocak 2007? Yani, Dink Suikastı'ndan sadece iki gün önce!
* * *
Dink Suikastı da “Ulusalcı” Ergenekon çetesiyle birebir bağlantılı...
Veli Küçük ile Sevgi Erenerol arasındaki telefon diyalogu iki gün önce basında yer aldı…
Küçük, Erenerol'un Noel'ini kutluyor; Erenerol da “Sağolun Paşam, Dink'in ölüm yıldönümü için etkinlik düzenleyeceğiz, bekleriz” diyor!
Tamer Korkmaz
jitemin kurucusu adı susurlukla anılan emekli tuğgeneral. kısa bir bilgi için ikra (oku)
Veli Küçük, Allah büyük!
“Ulusalcı Çete”ye yedi ilde yapılan büyük operasyon bugüne kadarki en önemli kilometre taşını oluşturuyor.
Ümraniye'deki bir evde bulunan el bombalarıyla ilgili olarak aylardır yürütülen soruşturma “gayrı nizami harp” usulleriyle çalışan “derin örgütlenme”yi çorap söküğü gibi ortaya çıkardı…
“Ergenekon'a yapılan devasa gözaltı” vesilesiyle son dönemde yaşadığımız “Alacakaranlık Kuşağı” tarzı “kabusbulmacası”nın bütün kareleri yerli yerine oturmuş oluyor.
* * *
Operasyonda gözaltına alınan “Susurluk'un önde gelen aktörlerinden” Emekli Tuğgeneral Veli Küçük ilk kez sorgulandı!
JİTEM'in kurucusu olan Küçük, bu topraklarda hangi “derin taşı” yerinden kaldırsanız altından çıkan isimdi…
Çatlı, son telefon görüşmelerinden birini onunla yapmıştı…
Veli Küçük'ü Danıştay Provokasyonu'nun tetikçisi Alparslan Arslan'la birlikte gösteren fotoğraf, 17 Mayıs 2006'daki Danıştay saldırısından tam on bir buçuk ay önce yayınlanmıştı!
Sözkonusu saldırıyla adı sıkça gündeme gelen emekli asker Muzaffer Tekin, Veli Küçük'le defalarca aynı fotoğraf karesine girmişti: Tekin'i, Küçük'ün elini “emir komuta zinciri” içinde öperken gösteren fotoğraf ise “jenerik” olmuştu!
Danıştay olayının perde arkasındaki isimlerden biri olduğu tespit edildiğinde Muzaffer Tekin intihara teşebbüs etmişti…
Tekin'in ofisine giden gazetecilere kapıyı açan kişi ise “emekli astsubay” Oktay Yıldırım'dı. Yıldırım geçen haziran ayında Ümraniye'de ele geçirilen cephanelik hadisesinde “el bombalarının sahibi” olarak yeniden ortaya çıktı…
Veli Küçük'e de yakın bir isim olan Oktay Yıldırım gözaltına alındığında -Muzaffer Tekin kendisini şöyle savunmuştu: “Oktay'ı severim. İyi çocuktur. O bombalar da hurdadır patlamaz!”
Tekin, Ümraniye olayının ardından “çete kurmak”tan suçlandı ve tutuklanarak cezaevine konuldu…
Ya, cephanelikte ele geçirilen bombalar?
Bombaların Mayıs 2006'da Cumhuriyet gazetesine atılanlarla aynı olduğu kanıtlandı! Mahkeme “Ordu malı” bombaların kaynağının “araştırılamayacağına” hükmetti!
Cumhuriyet gazetesini bombalayanlar arasında Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan da vardı!
ABD'nin Irak'ta “kaybettiği!” silahlardan yedisinin Danıştay Saldırısı ve Rahip Santoro cinayetinde kullanıldığı 2007 Şubat'ında ortaya çıktı!
Ümraniye'de ele geçirilen cephanelikle ilgili soruşturma “silah üzerine yemin töreni” düzenlediği görüntülü belgelerle kanıtlanan Emekli Albay Fikri Karadağ'a da uzandı…
“Ölme-öldürme yemini” ettirerek “derin saksı”da eylemci yetiştiren Karadağ, 2005 yılında Mersin'de çekilen “hatıra fotoğrafı”nda, Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım'la birlikte “Hepimizin resmini çıkarsınlar yan yana” kıvamında bir poz vermişti! Albay Karadağ Danıştay saldırısının ardından gündeme gelen VKGB adlı derneğin de bir dönem yöneticiliğini yapmıştı…
“13 bin 500 kişilik vatan haini listesine!” sahip olan Emekli Albay'ın “28 Şubat'taki BÇG fişlemelerini” güncellediği anlaşılıyordu! Fikri Karadağ, İstanbul'da önceki gün gözaltına alınanlar arasındaydı…
“Sarıkız” ve “Ayışığı” kod adlı darbe girişimlerinin önde gelen ismi olduğunu Özden Örnek'in deşifre edilen günlükleri sayesinde öğrendiğimiz Emekli Org. Şener Eruygur da BÇG kapsamında bakan, milletvekili ve bürokratları fişlemişti!
* * *
Final: Santoro Cinayeti'nden Danıştay Saldırısı'na; Cumhuriyet'in bombalanmasından Ümraniye'deki cephaneliğe; “Silah Üzerine Yemin Töreni”nden Dink Suikastı'na kadar bütün bu “Alacakaranlık Kuşağı” hadiseleri birbirleriyle kafadan bağlantılı!
Eldeki fotoğraf -28 Şubat'ın derin kalıntılarının, bir başka deyişle “Amerikancı Kaybedenler Cenahı”nın resmidir!