eski sözler çiğnendi bir bir... oysa tutulması değil yutulması gerekirdi tüm ince teferruatların... masa başı işler uyuşturdu beynimizi. hiç bir mutluluk vadetmiyor geçen zaman.. kuru ve kirli bir ümide kaptırıyoruz kendimizi; milyonluk ihtimal hiç bu kadar yakın olmamıştı bize. köşkler aldık, sigortasız işçiler çalıştırdık, beş yıldızlı tatil köylerinde manken gibi kızlarla dolaştık.. yıldızlar, güneşin yokluğundan faydalanıp gizlendikleri yerden titrek ışıklarıyla görünmeye başlayınca, köpük yağan diskolardan birinde zikre tutulduk.. unuttuk; elimizden çocukluğumuzu alanın, sevdiklerimizi alanın geçen yıllar olduğunu.
ve yeni yıl gözlerini dikmiş üstümüze, bizden ne alabileciğini düşünmekte. "fazla düşünme yeni yıl.. ben sana söyleyeyim. sana da uygunsa 'gençliğimi alabilirsin'. al siyah saçlarımı boya istersen, kar rengine ya da bir kaç çizgi gözlerimin kenarına..."
çocukluğumdaki yılbaşı kutlamaları her gece yastığımın altından çıkar, öyle bir tebessüm ederler karanlık odamdan bana içeri.............. "kalo geldi yilbaşi" sedelarımızla açılan hane kapılarından çıkan insanlar, karşılarında farklı kılıklara bürünmüş insanları görünce bir başka sevimli halleriyle karşılarlardı gelen haylaz konuklarını. eğlence basit bir örgüydü bu toraklarda. bizler kılıklanarak kapılarınızı çalacaz, avazımızdan çıkardığımız muzip cucukluğumuzla "kalo geldi yilbaşi" eğlenceliğimize karşılık istediğimiz tek şey;"suntale"( kurutulmuş elma, "kahğ" ( kurutulmuş armut), incir, kristal şeker, ceviz, "basteyq" (pestil)... bunlarda ev halkınca adedinden hazırda tutuluyordu.
sonra resmi görevlilerin evlerinin önünden geçerken bir gece vakti, haylaz bir edayla kalo geldi yılbaşı uğultularıyla hissettirirdik varlığımızı, ama nedense onlar ne bizi ne de çocukluğumuzu ne de geçen bir hayatı hiç umursamadan bağışlanan eğlenceliklerine bizi ...
evime dönsem, bu sürgünden azade olsam ve birgün sisli şehrimin o mahlesinde bu koca halimle alsam kara sebze poşetimi elime ve dalsam mahhallenin tüm hanelerine "kalo geldi yılbaşi" desem ve ölsem ve gam yiyenin am.....koy... sam...
anı mı oldu ne............
Eskimemişse, bozulmamışsa yani gülüşü, yüzünde bir anlam/ bir görünüp bir kaybolmuşsa. Kaybolup kendinde, bir aralık akşamının en soğuk yerinde bulunmamışsa. Mordan kırmızıya aşina bir dudak. Dişimin arasındaki yarım elma kokusu. Omzunda sebepli sebepsiz kaşıntılara neden oluyor şimdi. Değil mi?
Ben sana birkaç şeyin, bilmem ki… Belki, bir defterin yazdan kalma kirine bulaşmış gözlerimin içinden bakıyorum. Doğrularak, omzumda sakladığım piçin yazdığı bir defterden yani o defterin kirinden gözlerimle bulaştırarak yüzüne evet tam da şimdi sana bakıyorum. Anlaman gerek sadece anlatamam. Sana bakıyorum, üşümüş gözlerine. Dışarıda unuttuğun o en güzel sözün bir daha hatırlanmaması kadar soğuk.
—üşüdüğünde anlaman gereken tek ilke gözlerinin aslında soğuk dokunduğu olmalı. Yani kendine ve çevrendeki her şeye. Unutmamışım. Değil mi?
Sanırım, zorladım yine kendimi. Daha sakin olmalıyım evet. Daha anlaşılır. Biliyorum evet.
—karışığım
Tamam, işte ben de karışığım. Peki, peki… Bildiğim şey, senin olduğun. Senin de bir şeyi… Biliyor olman. Unutmadın. Değil mi?
Sana bakıyorum dedim ya, görmedim değil saçın böyle daha güzel. Sen böyle çok güzelsin. Tam da böyle… Saçın gerçekten güzel. Yanağına teğet geçiyor işte kış ne bekleye bilirdin ki. Ve evet burada da henüz kar yok. Üşüdüğümde anlamam gerekenin ne olduğunu iyi anlattığına eminsin. Değil mi?
Nabzıma dokundu, ağrıma gitti, suratıma vurdu soluğun. Birden bire sebepsiz, bana bağırmak kolay gelen mi sana? Benim neden bu kadar zoruma gidiyor o zaman. Küstüm işte, çözdüm saçımı sonra bir güzel yıkadım. Ben sana benimle uğraşma demedim mi? Bozuldu işte odanın lisanı bilinmedik bir dilde bir sürü bir şey. Bir şey gibi girdin içime. Nabzıma dokundu, rahmine ne kadar kalmıştı bilmiyorum geri çekildim. Ağrıma gitti doğrusu, konuşurken sakladığın gözlerin. Üzeri giyinik bir fahişe kadar cesur yapar bu seni bilirim. Her an kiralandığın bir geceden daha kaçabilirsin. Bak, bunu bu sefer yapabilirsin anladım. Gördüm. Duydum. Nabzımda… Çantanın tanımsız ağırlığında bunu duydum. Sığamazdım. Değil mi?
Bir yıldan sonra yine burada, aynı yerde işte… Renklerin değiştiğini gördüm. Şekillerin hallerin. İnsan dediğin omurgalının, kılçıklı bir balık gibi elde avuçta tutulamayacağını. Gidenin değil kalanın terk ettiğini. Çünkü zaten kaldığında –alıştıklarınla- kalacağını bilmesi ve gidenin mutlak bir değişimin bir yeniliğin bir değişimin içine gitmesi… Aynı mıyım? Hiç değişmedim mi? Yani hiç mi? Gölgelerin, gözlerimin-diğeri- olduğunu öğrendim ama… Gölgemin giderek bana benzediğini gördüm. Biraz daha sanki… Bak bunu sen de görmelisin. Kolumu kaldırdığımda duvarda oluşan şekilde bir baş boşluğu ile bağlanıyor fiber optik damarlarla omzuma solum/ kolum… Bak, bir yıldan sonra ülkeler ülke kaldı, dağlar dağ, ırmak bildiğin bir yosun diliyle baki, sınırlar / senli benli murabba... Bir yıldan sonra, devlet çokca devlet, akça pakça devlet. Bir yıldan sonra, kapıysa kapı/ duvarsa duvar. Değiştiremedin. Değiştiremedim. Değil mi?
Ne diyordum. Evet…
Eskimemişse bozulmamışsa gülüşü…
Değişmemişse ağzı, gözü, dişi tırnağı, sırtı, kokusu
Halen daha sevişilebilinir tanrıyla
Bir yıl sonra yine
Değil mi?
anlatamam.
anlamış sayılmamam bu yüzden...
insanoğlunun doğan günü isimlendirme çabası...
eski sözler çiğnendi bir bir... oysa tutulması değil yutulması gerekirdi tüm ince teferruatların... masa başı işler uyuşturdu beynimizi. hiç bir mutluluk vadetmiyor geçen zaman.. kuru ve kirli bir ümide kaptırıyoruz kendimizi; milyonluk ihtimal hiç bu kadar yakın olmamıştı bize. köşkler aldık, sigortasız işçiler çalıştırdık, beş yıldızlı tatil köylerinde manken gibi kızlarla dolaştık.. yıldızlar, güneşin yokluğundan faydalanıp gizlendikleri yerden titrek ışıklarıyla görünmeye başlayınca, köpük yağan diskolardan birinde zikre tutulduk.. unuttuk; elimizden çocukluğumuzu alanın, sevdiklerimizi alanın geçen yıllar olduğunu.
ve yeni yıl gözlerini dikmiş üstümüze, bizden ne alabileciğini düşünmekte. "fazla düşünme yeni yıl.. ben sana söyleyeyim. sana da uygunsa 'gençliğimi alabilirsin'. al siyah saçlarımı boya istersen, kar rengine ya da bir kaç çizgi gözlerimin kenarına..."
çocukluğumdaki yılbaşı kutlamaları her gece yastığımın altından çıkar, öyle bir tebessüm ederler karanlık odamdan bana içeri.............. "kalo geldi yilbaşi" sedelarımızla açılan hane kapılarından çıkan insanlar, karşılarında farklı kılıklara bürünmüş insanları görünce bir başka sevimli halleriyle karşılarlardı gelen haylaz konuklarını. eğlence basit bir örgüydü bu toraklarda. bizler kılıklanarak kapılarınızı çalacaz, avazımızdan çıkardığımız muzip cucukluğumuzla "kalo geldi yilbaşi" eğlenceliğimize karşılık istediğimiz tek şey;"suntale"( kurutulmuş elma, "kahğ" ( kurutulmuş armut), incir, kristal şeker, ceviz, "basteyq" (pestil)... bunlarda ev halkınca adedinden hazırda tutuluyordu.
sonra resmi görevlilerin evlerinin önünden geçerken bir gece vakti, haylaz bir edayla kalo geldi yılbaşı uğultularıyla hissettirirdik varlığımızı, ama nedense onlar ne bizi ne de çocukluğumuzu ne de geçen bir hayatı hiç umursamadan bağışlanan eğlenceliklerine bizi ...
evime dönsem, bu sürgünden azade olsam ve birgün sisli şehrimin o mahlesinde bu koca halimle alsam kara sebze poşetimi elime ve dalsam mahhallenin tüm hanelerine "kalo geldi yılbaşi" desem ve ölsem ve gam yiyenin am.....koy... sam...
anı mı oldu ne............
yılbaşında eğlenenler yılbaşında eğlenmiş olanlardır.
[:göründüğü gibi görmek].
yılbaşı eğlencelerine zorunlu katılan velakin eğlenemeyen yüzde otuz salak değildir.
yılbaşında eğlenenlerin yüzde yetmişi hem salak hem de salak değildir.
yılbaşında eğlenenlerin yüzde yetmişi salak değildir.
eğlenemiyorum, o halde salak değilim.
kim demiş?
yılbaşında eğlenenlerin yüzde yetmişi salaktır.
bir yıla...
Eskimemişse, bozulmamışsa yani gülüşü, yüzünde bir anlam/ bir görünüp bir kaybolmuşsa. Kaybolup kendinde, bir aralık akşamının en soğuk yerinde bulunmamışsa. Mordan kırmızıya aşina bir dudak. Dişimin arasındaki yarım elma kokusu. Omzunda sebepli sebepsiz kaşıntılara neden oluyor şimdi. Değil mi?
Ben sana birkaç şeyin, bilmem ki… Belki, bir defterin yazdan kalma kirine bulaşmış gözlerimin içinden bakıyorum. Doğrularak, omzumda sakladığım piçin yazdığı bir defterden yani o defterin kirinden gözlerimle bulaştırarak yüzüne evet tam da şimdi sana bakıyorum. Anlaman gerek sadece anlatamam. Sana bakıyorum, üşümüş gözlerine. Dışarıda unuttuğun o en güzel sözün bir daha hatırlanmaması kadar soğuk.
—üşüdüğünde anlaman gereken tek ilke gözlerinin aslında soğuk dokunduğu olmalı. Yani kendine ve çevrendeki her şeye. Unutmamışım. Değil mi?
Sanırım, zorladım yine kendimi. Daha sakin olmalıyım evet. Daha anlaşılır. Biliyorum evet.
—karışığım
Tamam, işte ben de karışığım. Peki, peki… Bildiğim şey, senin olduğun. Senin de bir şeyi… Biliyor olman. Unutmadın. Değil mi?
Sana bakıyorum dedim ya, görmedim değil saçın böyle daha güzel. Sen böyle çok güzelsin. Tam da böyle… Saçın gerçekten güzel. Yanağına teğet geçiyor işte kış ne bekleye bilirdin ki. Ve evet burada da henüz kar yok. Üşüdüğümde anlamam gerekenin ne olduğunu iyi anlattığına eminsin. Değil mi?
Nabzıma dokundu, ağrıma gitti, suratıma vurdu soluğun. Birden bire sebepsiz, bana bağırmak kolay gelen mi sana? Benim neden bu kadar zoruma gidiyor o zaman. Küstüm işte, çözdüm saçımı sonra bir güzel yıkadım. Ben sana benimle uğraşma demedim mi? Bozuldu işte odanın lisanı bilinmedik bir dilde bir sürü bir şey. Bir şey gibi girdin içime. Nabzıma dokundu, rahmine ne kadar kalmıştı bilmiyorum geri çekildim. Ağrıma gitti doğrusu, konuşurken sakladığın gözlerin. Üzeri giyinik bir fahişe kadar cesur yapar bu seni bilirim. Her an kiralandığın bir geceden daha kaçabilirsin. Bak, bunu bu sefer yapabilirsin anladım. Gördüm. Duydum. Nabzımda… Çantanın tanımsız ağırlığında bunu duydum. Sığamazdım. Değil mi?
Bir yıldan sonra yine burada, aynı yerde işte… Renklerin değiştiğini gördüm. Şekillerin hallerin. İnsan dediğin omurgalının, kılçıklı bir balık gibi elde avuçta tutulamayacağını. Gidenin değil kalanın terk ettiğini. Çünkü zaten kaldığında –alıştıklarınla- kalacağını bilmesi ve gidenin mutlak bir değişimin bir yeniliğin bir değişimin içine gitmesi… Aynı mıyım? Hiç değişmedim mi? Yani hiç mi? Gölgelerin, gözlerimin-diğeri- olduğunu öğrendim ama… Gölgemin giderek bana benzediğini gördüm. Biraz daha sanki… Bak bunu sen de görmelisin. Kolumu kaldırdığımda duvarda oluşan şekilde bir baş boşluğu ile bağlanıyor fiber optik damarlarla omzuma solum/ kolum… Bak, bir yıldan sonra ülkeler ülke kaldı, dağlar dağ, ırmak bildiğin bir yosun diliyle baki, sınırlar / senli benli murabba... Bir yıldan sonra, devlet çokca devlet, akça pakça devlet. Bir yıldan sonra, kapıysa kapı/ duvarsa duvar. Değiştiremedin. Değiştiremedim. Değil mi?
Ne diyordum. Evet…
Eskimemişse bozulmamışsa gülüşü…
Değişmemişse ağzı, gözü, dişi tırnağı, sırtı, kokusu
Halen daha sevişilebilinir tanrıyla
Bir yıl sonra yine
Değil mi?
anlatamam.
anlamış sayılmamam bu yüzden...